29 Aralık 2014 Pazartesi


Gri bir sis serildi önümüze. Kapıları yitirdik sonra. İçine gizlenilir tek bir oda kalmadı. Ayaklarımız silik çizgiler boyu ilerledi, yorulduğumuzu söyledik. Her yol kendi sonsuzluğuna varıyor, dediler. Hiçbir yolu sonsuza dek izleyemeyeceğimizi düşündük. 

Susup öylece gidebileceğimizi söylediler. Sorduk sonra: '' Nereye?''.

28 Aralık 2014 Pazar



        TOZ

 Dünya, bir gün,  kutuplardan ölümcül birer ısırıkla ısırılmış gibi acıyla haykırdı. Hızını arttırdı, öfkeyle. Gittikçe daha büyük bir hızla dönüyordu. Yörüngesi kanamaya başladı. Önce taşları çatırdadı evlerimizin. Savruk rüzgârlar gibi noktadan noktaya umarsız ve dağınık gezindik.  

 Cebime gizlenmek istiyorsun örümcek, hayır! Sen de benimle nesnelerin çözülüşünü, yaşamın ağarışını izlemek zorundasın! 

   Dünya parçalara ayrıldı sonunda! Biz nasıl oldu da kurtulduk? Ben, bir bisiklet pedalı, bir örümcek... İşte koca dünyadan üçümüz kalakaldık. Birbirimizin ne dilini biliriz ne varlık bilincini

 Uzayın boşluğuna, sizi, dağılır ve çözülürken izliyorum ben. Şimdi. Sesimi duyabilmeliydiniz..Çevirmekten hep korktuğum pedalı, bana örtük bir kahkaha ile bıraktınız demek. Elbette, elbette siz, her şeyi bilirdiniz. Birbirinize karışırken üstelik; siz, bir baykuş, bir iki dost, birkaç yol mesela, karışırken en gizli sırlarınıza kadar... Siz birbirinize bu denli karışırken bir tanrının bilgisine, aklına erişebilirdiniz. 

  Sesimi duyabilmeliydiniz. Açık ki bizi üzerinde durduğumuz gök taşına siz  fırlattınız. Bunca ölümü ve çözülüşü izlemenin gözlerime düşürdüğü dehşeti kalbinize haykırabilmeliydim. 

  Hayır bir pedal ve bir örümcekle asla dost olmayacağım! 
      
 Sesimi duyabilmeliydiniz. Burada beni, aklımın içinde bir avare gibi dolaşan sesimle baş başa bırakmamalıydınız. Ama ne yaptığınızı biliyorum. Üzerimde tozuyorsunuz, ellerim ağırlaşıyor, dünyanın mezarlığı olacağımı nerden bilebilirdim? 

  Sesimi duyabilmeliydiniz. Bu kadar tozla ne yapabilirdi ki insan?

24 Aralık 2014 Çarşamba


SARI 

   Ablamın eltisidir Sarı. Sarı'nın çiğ sesi o daha merdivenlerdeyken duyuluyordu. Gürültüsüyle girdi içeri, girer girmez de ağzından sözcükler boşaldı:

- Vah ablam vah, duydun mu? Vallahi delirttiler kızı.

Omuzlarında kar taneleri eriyordu. Ellerini göğsünün altında birleştirmişti. Oturdu. 

-Ne olmuş kimi delirttiler, diye sordu ablam.

-Bizim, dedi, Hatice zehir içmiş. Vah ki vah, yirmisinde daha.

 Telaşlanmadık, haberi önden almıştık zaten.

-Siz de hiç sahip çıkmadınız be ablam, hiç sahip çıkmadınız kıza.

Durduk, yüzüne bakakaldık.

-Bizimle ne ilgisi var? Anası babası sahip çıkmamış...

-Aah, ah, dağ gibi ağabeyim ah, bilse kızı ne hallerde!

-Be, sahip çıksaydın sen Sarı'm.

-Biz kavgalıyız ablam o anası olacak zebaniyle, ben ne edeyim? Elimden gelse yapmaz mıyım?

-Kız evinizde yatıp kalkıyor.

-Yok, ablam yok. Bir iki geldi yatıya. Gitti gidiyordu vallahi. Gencecik kızı. Midesini yıkamışlar.

-Evet, duyduk, iyiymiş çok şükür.

-Ölebilirdi. Mavi gözleriyle gözlerimizi delerek baktı uzun. Vebali kimin boynuna, vah kimin boynuna kalırdı? 

Konuşurken lezzetli bir şey yemiş gibi neşeliydi dudakları. Ağzını şapırdatıyordu. Elini dizine vurdu.

-Bizim köşedeki bakkaldan almış ya zehiri. Vallahi büyük vebal, çok büyük.

-Sana gelseymiş, dedim.

-Niye?

Zehir senin ağzından da dökülüyor zaten, yazık yorulmuş bakkala çakkala kadar...

-Anlatsaymış yani sana bir sıkıntısı varsa, diye söylüyorum, dedim.

-Siz de onun yaşıtısınız be kızım. Bir günden bir güne aranıza alıp da konuşmadınız, eğleşmediniz yavrucakla.

Ablam bana baktı. Sus anlamında gözlerini kırptı.

-Kusura bakma Sarı abla,  bize etmediğini bırakmamış o şeytan kadını da onun  çocuklarını da insan yerine koyup konuşacak değiliz. Yeğenlerime de laf söyletmem. Daha kaç yıl oldu? Acımız, öfkemiz tazedir. Ağu kussalar koşmam yardımlarına. Kıza yazık, itilip kakılırdı hep, Allah biliyor ya, içim sızladı. Ama ölseler hiçbirinin cenazesine gitmem. Çok düşünüyorsan, git ilgilen, senin ağabeyinin kızı. Bizim nemiz ya? Biz sildik onları. Ne görür ne duyarız.

-Sen de pek  sinirlisin. Bak hep gece yarılarına kadar oturmaktan, ağzına iki lokma ekmek atmamaktan bunlar. Rengin atmış vallahi. Aynı Elif'in kızı. O da iştahsız, kuş gibi yiyor, şu kadarcık kalmış yüzü. Kızım yanlış anlama, iyiliğini istediğimden söylüyorum. Gencecik kızlar deliriyor bak, açsın kızım açlık da  insanın aklını bozuyor.  Maazallah, rabbim korusun seni de kötülüklerden.

Sustum. Ablama döndü yine.

-Abla, bir geçmiş olsuna git e mi? Git bak bir ihtiyaçları, bir şeycikleri var mı diye. Ablam, git ne olacak?


ÖRTÜLER

A: Şimdi kaldıracak mısın taşları önümden? İteleye iteleye ayak parmaklarımı kanattım.

B: Sen, şu peçeni indirecek misin önce?

A: Hayır.

B: Öyleyse buraya taş yığmaya devam edeceğim. 

A: Öyleyse gözlerimi de kapayacağım. Üstelik senden gelecek tüm seslere sağır olacağım.

B: Hayır. Öylece kapanıp gidemezsin. 

A: Ben, senin gibi değilim. Gülümseyemem, dudak bükemem, dudaklarım yok benim, bu peçenin altında bucaksız bir karanlık  var yalnızca. Bir gözenekten evrenin boşluğuna bakar gibi, anlıyor musun? Göreceğin kapkaranlık, uğultulu bir boşluk olacak sade.

B:  Onu görmediğimi mi sanıyorsun?

A: Öyleyse peçemi indirmemi neden istiyorsun?

B: Peçeni indirmeni istiyorum çünkü. Kendi ellerinle o karanlığı herhangi birine gösterebilmeni...  Bu saklı niyeti, örtüye çarpıp düşüveren,  görünmez sözleri görmeyi... İyiliğini, küçük kıvraklıklarla gizlediğin ham kötülüğü, hinliği, pespayeliği, seni yani, insanı...

23 Aralık 2014 Salı



      Dip dibe  kavakların yapraklarının arasından evler parçalanmış görüntüler halinde seçilirdi. Bir gün yapraklar hiç var olmamış gibi tüm dallardan silindi. Çıplak dalların ardında uzaklar da çıplaklaştı. Evlerin çatılarını, sıkı sıkı kapanmış pencerelerini, alelacele boyanmış duvarlarını da görür oldum. Gökte yıldızlar, yerde kar ışıyordu. Balkonun içine ince bir rüzgar girdi. Etrafımdaki küçük dünya gözüme uçsuz bucaksız göründü. 

14 Aralık 2014 Pazar


            KIŞ UYKUSU
               
Bulutlar kümelendi. Ufuk kızıla döndü. Kızıl yaprakların üzerinden gölgeler geçti.  
,
-Bugün kar yağacak, dedim.

Sustu, balkonun korkuluğundan çekilerek mutfağa girdi.

-Burda soğuktan ve sessizlikten öleceğiz, dedi içerden.

-Hayır, sadece uyuyacağız. Uzun bir uykuya dalacak, bahar inince uyanacağız, dedim.

-Bahara dek insan olmak dışında her şey olacağız. Tuğlaları birbirinin ağırlığından ve dip dibeliğinden bunalmış bir evin gürültüsü, kavgası ve huzursuzluğu var içimde.

-Peki, bahar inince mutlu olacak mısın?


-Hayır, yitirilmiş bütün bir kışın ve seslerin yasını tutacağım.

11 Aralık 2014 Perşembe

Genco Erkal'ın vurucu sesinden Nazım Hikmet bize şöyle seslenir: ' Bu dünya soğuyacak günün birinde'.

Aklımda sıklıkla yankılanır bu ses. Çünkü bilirim ki soğuyacak olan dünya, çekirdeğine çekimlendiğimiz dünyadan ibaret değil.

5 Aralık 2014 Cuma

          

                                                             YOK

     Yatağın üstünde kara iri, uzun, upuzun bir yılan var. Dertop olmuş.  Kuyruğunu arıyorum gözlerimle. İki kadran arasına kıstırılmış gibiyim, yalnızca izliyorum.  Uzadıkça uzayan karanlıktan bir baş daha çıkıyor. O ve ben birbirimizi izliyoruz.
Yatağın üstünde iki kara yılan var. Uydurulmuş hikayelerin hemen hepsinde görmeye alışkın olduğum bu değişmez ve bayağı yılan imgesinden usanç duyduğum yetmezmiş gibi, karşımda aldırmaz ve pişkin bakışlarla içimi deşiyorlar. Beni okuyamayacaklar!
-Yok!
Bu kadar sıradan! İşte böyle dökülüyor çatal dillerinden, aynı anda, aynı anda birbirlerine dönerek söylüyorlar bu sözcüğü. Başları kayboluyor, şimdi iki kuyruğu görüyorum yalnızca. Suya batıp çıkar gibi bir görünüp bir yitiyor kuyrukları. Kerpiç evin duvarları üzerime eğiliyor. Yılanlar, yokmuşum gibi birbirlerine burulmaya, akmaya devam ediyor. Hayır, kaçmıyorum. Aralarına girmek, onlara karışmak, zehir zemberek sözlerle onları incitmek istiyorum. Ama kapı, ayaklarımı çekiyor, odadan çıkıp salonda buluyorum kendimi. Üzerinde uyuduğum kanepedeki sert yastık, mavi yorganımın kimsesizliği ve benek benek olmuş yağ lekeleri beni eziyor. Geri dönüp, hesap sormaIıyım.  Korku sarıyor omuzlarımı. Hiçbir yılanı okuyabilecek gözlerim olmadığını ve onları incitecek sözcükleri asla bulamayacağımı biliyorum. Odadaki küçük, bozuk radyodan cızırtılar yükseliyor. Köşede bir piknik tüpü var. Evi yakabilirim, yakabilirim! Onları küle döndürebilirim, onlardan gelecek bir harfe dahi tahammülüm yok. Konuşmalarına fırsat vermeden... Öldürebilirim! Sen, diyecekler, bıldırcın yumurtasının incecik kabuğundan da incesin. Ve saydamsın.
-Kanımda zehir var, diye bağırıyorum.
Beni böyle zehirlediler! Ayaklarımdan dilime bir ateş alıyor beni. Kireçle sıvanmış duvarların soba dumanından kararmışlığı, toprak damı tutan soyulmuş kütüklerin yoksulluğu, kanepemin önüne yuvarlanmış patates ve tanıdığım tüm nesneler beni boğuyor. Dış kapıya koşuyorum. Dut ağacından dut kuşlarının çığlıkları yükseliyor. Çimenler hızla uzuyor, göğe değiyor başım, gök mü alçaldı? Koşmaya devam ediyorum.  Ayağımın altında lavlar kaynıyor. Yokuş iniyorum. Buğday tarlasında ince bir rüzgar geziniyor. Kulağımda derenin cılız sesi... Kanımda, biliyorum, zehir dolaşıyor. Suya gitmeliyim. Çoban çocuklar çelik çomak oynuyor. Koyunlar, telaşsız eğik başlarla geziniyor. 
  Dilimin ağzımın içinde uzadıkça uzadığını seziyorum. Soluk almak için dilimi dışarı yolluyorum. Dilimin ucunun çatallaştığını ben, şimdi görüyorum. Kemiklerim eriyor. Emekleyerek suya ulaşmaya çalışıyorum. Kurbağalar kaçışıyor, çekirgeler renkli incecik kanatlarını açarak göğe sıçrıyor. Dünya uzuyor, kısalıyor, yassılaşıyor. Mavi göğü ak bulutlar sarıyor, ak bulutlar bir bir kanıyor. Şimdi çatlayarak damarlarım, çatlayarak öldürecek beni.
             -Bizi izliyor. Kapıda, bir aptal gibi, taşlaşmış gibi izliyor. Ona bakmalısın.
             -Başımı eziyorsun, izin verirsen bakacağım.
             -Varlığı canımı sıkıyor. Ama yerimden kıpırdamayacağım. Hem burda ölmesini, acı çekerken çığlıklar atmasını istemiyorum. Gidecek nasılsa. Ona bakmalı ve içine korku salmalısın.
             -Hantal gövdeni gövdemden biraz ayırırsan onu görebileceğim.
             - Al işte, orda, bak.
        -Haklısın, sürüne sürüne yanına varmaya, onu sarmaya, sokacak bir yer bulup, dilimden zehir akıtmaya değmez.  Düşünsene, bunca çaba! Oraya ben de gitmeyeceğim. Nasıl da sönük bakışları! Hiç böylesini görmemiştim, gözleri bataklık gibi. Uykuya daldığımda senin başının ezilmiş olduğunu, tadını sevdiğim o dilinin dışarda olduğunu ve bir parça ip gibi cansız uzandığını görüyorum bazen, şimdi bu bataklıkları görünce aynı sıkıntı doldu içime. Onu burdan uzaklaştırmalıyız.
              -Rüyalarına girdiğimi bilmiyordum.
              -Şimdi biliyorsun işte. Ama konumuz bu değil.
          -Peki, kızma hemen. Onu uzaklaştırmalıyız. Baktın ona, neler gördün, sen onu söyle.
             -Ona bir masal anlatacağız.
             -Bir masal mı?
             -Evet. Aklında çok fazla sözcük var.
             -Bazılarını yakalayabilir misin? Ona kendi masalını anlatabiliriz.
             -Harika! Öyleyse işimiz kolay olacak. Çünkü tek bir sözcük yeterli olacak.
             -Neymiş o?
             -Yok. Ona ‘yok’ diyeceğiz.
            -Ama bu çok anlamsız. Hangi masal tek sözcükle, üstelik böyle önü sonu belirsiz bir sözcükle yazılır?
             -Dedin ya, ona kendi masalını anlatacağız. Ve o, bizi anlayacak.



                                                                                                     

23 Ekim 2014 Perşembe


'GİBİ' ÜZERİNE BİR DİYALOG


Hiçbir şeyi kül bir onay almak için yapamazdın.

A: Yargılar, beğeniler çoğunlukla 'moda' olduğundan sporla ürer gibi hızla etrafımızı kuşatır, bizi birer birer kundağa alırdı. Yaratılmış bedenleri ve kurgulanmış yaşamları çoğumuz anlamlı ve kendine has bir yaşama tercih eder ve kızıl duvarın içindeki siyah taş olarak kızıl bir taş olabilmek için tepeden tırnağa her şeyimizi feda eder eni sonu 'gibi' olurduk. Gibi diyorum; çünkü sen hala o siyah taşsın, kabın değişti, için çürüdü ama tüm bu aşamalarda içinde hep aynı ses düşündü. Kendini en iyi sen biliyorsun  ve ne olduğunu ne olmadığını bilerek hep bir yoksunlukla fazla evhamlı ve tatminsiz olacaksın. 

B:Bunlar senin gördüklerin. Açıkçası ben bu dünyada olduğum gibi davranırsam soluk alamam. Bu beni korkutuyor, daha da vahimi tiksindiriyor. Böyle kendim kalmakla savaşamam, anlamıyor musun? Değişmek ve benzemek beni güvende tutuyor ve sosyalleştiriyor. Gibi görüneyim yeter, ötesi berisi umrumda değil.

A:Sahiden çürüyorsun.

B:Tam aksine parıldıyorum. Ve yaşamaktan kıvanç duyuyorum.

A:Neden bu kadar tatminsiz ve çekingensin öyleyse? Kabını zorluyor, kanatıyor, ille de 'gibi' görünmek uğruna her şeyi yapıyor ve doğrusu başarıyorsun da. Yine de kanıyorsun! Bunun nesi sana kıvanç veriyor? Tüm yaşama gayen bir çerçeve çizmekten ibaret. Aklın, algıların ve bedeninle evrende teksin ve son bulacaksın. Bir daha hiçbir şey ve hiç kimse sen olmayacak. Ve sen bu kadar değerli olan varlığını bomboş bir düşünceye adadın.

A:Dediğin gibi be benim varlığım ve benim tekliğim. Bir seçim yapıyor ve buna göre yaşıyorum. Mutlak bir doğru olmadığı gibi, tek bir gerçek de yok. Hiçbirimiz bir diğerimizin tercihlerini tartacak şaşmaz, değişmez bir tartıya sahip değiliz. Yüksek perdeden konuşmayı bırak da işime döneyim.

B:Korkunç! Nasıl bu kadar benimseyebildin kendini yadsımayı ve yok etmeyi? Hepiniz tek bir vücut ve tek bir akılda yaşar gibisiniz?

A:Sen mi farklısın?

B:Bununla kibirli olduğumu mu iddia ediyorsun? Kibirle ilgisi yok. Sadece ardınızdan üzülüyor ve bunca boşa harcanmış yaşamı gördükçe yaşama verdiğim değeri sınıyorum.
 
A: Bunları benim huzurumu kaçırarak mı yapman gerekiyor?




     Sen sustukça içinde büyümez sözcükler. Bir yolu hal tarifi hal çaresi yok. Susmanın da haykırmanın da en olmaz yerinde baş gösterir, başını ağırtır. Gitsen gidilmez, kalmaya mecal bırakmaz. Yaşamayı öğrenmek zorundasın onunla, yok, başka yolun yok senin.

Bu senin kundağın olsun, dedi. Sonra hayretle izledim yüzünü. Kundak mı dedin sahi?




Uzağa gitmedi. Uzak ürkütürdü, biliyorsun. Ayağını bastığı yere çakılı kaldı. Aklıyla bedenini tüm ağırlığıyla kendine sabitleyen noktasından yer çekimine  teslim olurdu. Uzağa gitmedi dedim, bir yere gitmişti de  o yer  mi yakındı? Hep yakınırdı. Hala yakınıyor. Hiçbir şeyden tam anlamıyla memnun olmadı. Kalmayı da benimsemedi gitmeyi de. Her ikisinin de kendince sakıncaları vardı. Bir an için gitmeyi düşündü, uzaklığı ve olduğu yerden kopuşu buydu, sonra bir titreme aldı onu. Avuçları terledi, başını salladı. Gidemem! Gidemedi.

4 Eylül 2014 Perşembe



RÜYA ÜZERİNE 

Sen, uyuyordun. Uyandırmak istemedim. Hem konuşuyordun da. Kallavi laflar ediyordun belki, duyduğum sözcükler ise yarım yamalak ve anlamsızdı. Bilmiş ifadeni takınarak sustun sonra. Açık pencereden içeri ince serin bir rüzgar doluyordu. Kim bilir gözlerinin ardında hangi imgeyle boğuşuyordun. Orada, içinde olduğun yerde bu dünyadan uzak, çeperleri kalın, ışık geçirmez bir başka gerçeklik içindeydin. Et ve  kemikten ibaret bedenin yanı başımdaydı, oysa sen, bir başka dünyanın gerçekliğinde, maddesini bilmediğim vücudunla beş duyunla her şeyi seziyor yaşıyordun. Evet, orda yaşıyordun! Hiç şüphem yok. Kurallarına yabancı olduğum o dünyada, şimdi tam da buradan, yani içinden seni izlediğim bu dünyadan seninle konuşmak ve gerçeklik üzerine tartışmak isterdim. Ama dedim ya orası kalın çeperli, ışık geçirmez bir dünyaydı. Ve sen orda tarihe geçecek bir konuşma dahi yapıyor olsan buraya yalnızca silik bir iki ses ulaşabiliyordu. Mırıltılarının arasında anlam veremediğim bulamaç harfleri bir araya getirmeye, onların nasıl bir dünyadan çıkıp geldiğini hayal etmeye çalışıyordum. Böyle saatlerce izleyebilirdim. Merakla, sorusuz cevapların içinde gezinerek... Ama uyandın. Sonsuz bir rüya yoktu çünkü. Şimdi her şey gizemini yitirmişti. Mekanın, seslerin ve zamanın belirsiz, değişken ve akışkan olduğu o dünyayla aramdaki düşünsel köprüyü yıktığın için sana kızıyordum. Uyanmamalı ve bana düşünmek için biraz daha fırsat vermeliydin. 


2 Eylül 2014 Salı


    Sonrası gitmek oldu. Her seferinde bir adım daha atarak, üzerinde durduğu o çorak noktadan uzaklaştı. Evet, ilk işi gitmek oldu. Nesi tuhaftı ki bunun? Kalıp düşünmek, düşünerek bir yere varamamak yerine bir adım, sonra bir adım daha, bir adım daha... Bir kenti tepeden izler gibi, ayrıldığı noktayı izledi. İşte böyle başladı gitmeye.

29 Ağustos 2014 Cuma


YÜZEY ÜZERİNE BİR DİYALOG

A:Unutuyorsun. Burda, yüzeyde bir karmaşa var.

B:Yüzeyin bizzat kendisi karmaşaya mahal vermez, yanılıyorsun

A:Aksine, yüzey, ağzını ardına dek karmaşaya açar. Gündelik, sosyal ilişkilerin yüzeyde olduğunu sen de gayet iyi bilirsin. Sıradanlıkla söylenen tüm sözler; yapılan kötülükler, iyilikler; duyulan mutluluklar, kaygılar, şüpheler, memnuniyetsizlikler kendini hep yüzeyde gösterir. Gözleri su yüzünde bir timsah dikkatiyle izler etrafını. İlla o nehre inmen mi gerekiyor? Bilirsin bu bulanık yeşilliğin seni gözetleyen koca gövdeleri saklayıp, incecik su dalgalarıyla her tereddütü, tethididi, tehlikeyi yok göstermekte usta olduğunu. Basit değildir yüzey, fazla küçümsüyorsun.

B: Gözleri yüzeyde olan şeyin bedenen daha derinde olduğunu kendin de söylüyorsun. Yüzey sonuçtur, bu yüzden karmaşık değildir. Sebep ise  karmaşıktır, derine gizlenir. Sözgelimi, insan karmaşık bir varlıktır; ancak insanın somut olarak bize sunduğu davranış basittir. Neden bir başkasını öldürdüğünü sorgulamıyorum. Öldürdü. Sonuç: biri öldü. Basit. Yüzey budur. Nedeni, arka planı; işte orda dostum, içinden çıkılmaz bir karmaşa var. 

Güldü A. Sakindi, neden olmasındı? Söyledi. İçini açabildiğin bir katil göster bana. Sayıklayıp duruyorsun. Derin diye tabir ettiğin yeri fazla büyütüyorsun. Neden öldürdü bunu mu öğrenmek istiyorsun? İnsan, bir duvarına delik açılmış oda değil ki, gözetleme deliğinden bakıp onun aklından, içinden geçeni tüm gerçekliğiyle göresin. Nedenler, derinden ancak doğabilir. Kendini, gerçekliğini ise yüzeye vurur. Bir ölüyü saklayabilir mi nehir? Er geç kendini su yüzüne vuracaktır.

B: Ayağına taş bağlanmadıysa... 

A: Hahah! Evet, ayağına taş bağlanmadıysa, ya da başkaca bir ağırlıkla inmediyse... Bakışın, davranışların, tepkilerin seni ele verir. İçinde birbirine dolanan o nedenler, ancak dışarda var olabilir. Var olmakla kastım somutlaşmak, dış dünyada kendini göstermek.

28 Ağustos 2014 Perşembe


Dünya bazen tek heceli sözcüklerle konuşur.

Bir uzaklık, düşün. Burda, geceyi unutarak, ışıklar içinde bir nehre bakar gibi... Tüm yolları ayaklarına seren bir susuzluk bu. Suyu izlerken susar mı insan? Elinde çamurla oynar gibi sözcüklerle oynar, aksine. Konuşur, susmak suya bakarken olacak şey değil. 

22 Ağustos 2014 Cuma


YÜZEYDEKİ DİYALOGLAR

 A: Dışarda bucaksız kalabalıkların arasına bağdaş kurar, el açar ve beklersin. Kırmızı topuklu ayakkabılar, boyanmış kunduralar, beyazlı mavili babetler akar geçer önünden. Yüzünde sahte bir yara izi, gözünde kara iri gözlükler... Körmüşsün ya. Açtığın avuca bazen bir banknot düşer bazen birkaç kuruş..Geçip gidenlerin bıraktığı tozun içinde bir öksürük alır seni. Cebinde bir konyak... Sen ağır aheste yudumlar, kalabalığa sonbaharda kaybolmuş bir rüzgarın görünmez kederini anlatır gibi, içli içli konuşursun. Önüne bazen ıslak mendillerden kayan gözyaşları düşer. Ağır aheste yudumlarsın kendini. İnsan dünyasında kaybolmuş bir amip gibi her şeye hayretle bakar, görünür olmaya çalışır, sadece sezilir ama görülmezsin. Önüne birkaç kuruş bile düşse otuz iki diş gülersin.

Kalabalık dağılır, geceleri, sen paltonu sırtına atar karşı yakaya geçene dek sahte yaralarından kurtulur, başını dikleştirir, adımlarını sıklaştırır, seni bekleyen eve varırsın. Pencereden seni izleyen bir budala, seni sokak lambasının altında dik başlı yürürken görür de eriyiverir. Rugan ayakkabılarınla, ağır ve emin adımlar atar, Budalaya gidersin. Caka satarsın. Nebi olsan ancak bu kadar hayranlıkla ve teslimiyetle dinlerdi seni. Her sözünü alır aklına kaydeder. Sana gününü anlatır sonra. Anlatırken çıplaktır, senin örtülerini örtünmeyi bilmez. Onu onursuzlukla, insanların içinde eğik durmakla suçlarsın. İçinde beliren küçümsemeyi dudaklarındaki bir kıvrımla ona yollayıverirsin. Abartıya kaçmadan ince ince söylersin söyleyeceğini. Hani, inceden ayar da verirsin. Göz bebeklerinin büyüdüğünü, damarlarının tıkandığını, sana buruk dudaklarla baktığını fark eder, doyumsuz bir keyif alırsın. Kendi içindeki dilenciyle ancak böyle baş edebilirsin çünkü. Gündüz kaç bulut toz yuttuğunu ona hissettirmezsin. Küçük burnun yıldızların arasında gezinir de gezinir. Mutlulukla uyur, şafak vakti erkenden uyanır, karşıya gidene kadar belini büker, adımlarını seyrekleştirir, yüzüne onulmaz acılar ve sahte yara izi çizer, aynı köşeye gider, bağdaş kurarsın. 


B:Sen beni dilencilikle imgeliyorsun. Kendini ise, görüyorum ki, yüce değerler timsali gibi görüyorsun. Her şeyin bir yordamı var, sen mağaranda yaşadığın için dünyayı kendi doğrularından ibaret sanıyorsun. İnsan ilişkileri hakkında en ufak bir fikrin yok. Bense sana yığınla şey söyleyebilirim. Bak mesela, kimseyi çok sevmez, kimseden de nefret etmezsin. Hassas bir dengesi var bunun. Örtü diyerek küçümsediğin şey, seni güvende tutar. Ne incinir ne incitirsin. Hep bir dengeyi bulursun. Ben o dengeyi daima bulurum.
      Beni yoksunluklarımı başkasının canını acıtarak kapatmaya çalışıyormuşum gibi anlatıyorsun. Budala, istese pekala budala olmayabilirdi. Onu hiçbir şeye zorlamıyorum. Görmek istediği resmi çiziyorum yalnızca. Onun yüceltmeye, benimse( evet kabul edebilirim) yüceltilmeye ihtiyacım var. Beni ikiyüzlü buluyorsun. Oysa olağanı, oluru kimseye olduğun gibi görünmemektir. Bir nevi adaptasyondur bu. Tutunmak ve  kalabalığın içinde avdan bir parça kapabilmek için yapmak zorunda olduğun doğal bir savunmadır. 

A: İçini bunlarla mı ferahlatıyorsun? Budala'ya iyilik yaptığını mı sanıyorsun? İçinde bir açlık var, kutsadığın o örtülü dünya seni bir türlü doyuramıyor. Seni onların içinde eğip büken neyse mislince Budalaya haykırıyorsun. Adam öldüren papazın, birini yaraladığını söyleyen tövbekâra paravanın arkasından saatlerce hakaretlerle taçlandırılımış bir  vaaz vermesi gibi... Kendini böyle mi aklıyor, sağaltıyorsun? Kıyıda köşede bir çizgide yaşamaktan yorulmuyor musun? Denge diye tanımladığın o yerde, ölesiye yalnızsın. Sahiplendiğin o kalabalık senin içindeki kederle, aklına takılan sorunlarla, seninle zerre kadar ilgilenmiyor. Hepiniz denge noktasında, kesişen kümelerinizle mutlu yaşıyorsunuz. Sahiden mutlu musun? Bu kadar kaçarak, her yerde bir başkası olarak, eksilerek, kendini yitirerek? 


B: Ne fark eder ki, sayın doğruluk timsali? Sen de yalnızsın. Baksana benimle konuşuyorsun! Ben avdan bir pay alıyorum. Sense boş sözlerle karın doyurmaya çalışıyorsun. Şu defteri görüyor musun? Her işim için bir isim saklıyorum burda. Her şeyi tereyağından kıl çeker gibi çözüyorum. Sense ufak bir şey için bile kendin dahil herkesle boğuşuyorsun. Baksana, yorgun düşmüşsün. Şaşkın bakışlarla izliyorsun dünyayı. Açma öyle gözlerini! Ben sırtlan değilim! Dünyaya sen yeni geldin. Biz hep burdaydık. Doğar doğmaz bu dengeye konumlandık. Yolun uzun senin. Çok uzun...







21 Ağustos 2014 Perşembe

AYAK İLE SES ARASINDA BİR DİYALOG

Kapıda bekleyen bir adım gibi... Yani sesin ve sözcüklerin. Eşiğe geliyor, aniden çarpılmış gibi geri dönüyor. Araya bir güz, biraz yaz giriyor, yine eşiğe yanaşıyor ayak. Eşikte otursa olmaz, eşiği geçse hiç olmaz, dönse e buraya kadar gelmiş, dönemez. Başının üstüne eğilen daldan bir kara üzüm kapıp gerisingeri dönüyor. Araya kış, bahar, yaz, güz, kış, bahar, yaz güz ve sair sair zaman giriyor. Eşik bir hayli yükselmiş. Yine önünde aynı ayaklar... Söylüyor: 'Gelemiyorum, nolur aç kapıyı.' Önce eşik iniyor, sonra kapının ardından bir ses yükseliyor: 'Kapıyı kendin açmalısın!'. Eşiği inmiş görünce ayaklar, başla yer değiştiriyor. Yine geri gidiyor. Araya öylesine uzun bir zaman giriyor ki ne kapı eski kapı ne eşik eski eşik. Ayaklar, eşiğe dayanıyor. Öylesine bulanık ki ayağı aklına aklı ayağına karışmış. Düşünüyor, ayaklar düşünüyor sahi, düşüne düşüne ancak eski kararsızlığıyla geliyor ve her şeyi eskisi gibi bulmayı umuyor. Lütfen içerde ol! İçerden bir ses yükseliyor: 'Lütfen dışarda kal!'. Anahtarla açılamayacak bir kapı düşün. Sen ayaksın. Ne ayak! Düşün, bir ayaksın! Ya toprağın altına doğru bir köstebek gibi yol alacak ya da o sesin sana kapının ardından bir ipucu vermesini bekleyeceksin. 

Ayak bu, düşündü. Bir anlamsızlık ve çelişki buldu. Öznelerin bulamaç olmuş, senin. Benim ismim cismim belirsiz. Sen beni betimlemekten bile acizsin. Kaç insanı buluşturdun bende? İmge miyim? İnsan? Sahi, kimim yahut neyim ben? Sen belirsizliklerinle kemiğimize çiviler çakıyorsun. Biz olduk! Çoğul muyum ben? Seslerim karıştı. Sesim... Kaç ses var ki içimde? Kapı, açıl nolur! Gidemiyorum burdan. Açıl...

Ses onu yanıtladı. Ali Cengiz sanıyorsun. Anlamsız oyunlar oynayarak sen Ali Cengiz  olduğunu sanıyorsun. Uzuv görünümünde bir insan, insan görünümünde bir uzuv. Her şey, bir oluşu yahut olguyu betimler. Sahi her şey betimlenmek zorunda mı? Bir cüret dayanıyorsun kapıma. Görmüyor musun, içinde kaç sırtlan bana diş biliyor? Elbette görüyor buna rağmen geliyorsun. İçinde kendini tanıyamamış tanımlayamamış bir kötülük var. Bu kötülüklerle geliyorsun. Ses veriyor, ses alıyor ve kayboluyorsun. Defalarca kendini tekrarlıyorsun. Ali Cengiz sanıyorsun kendini, ben senin hücrelerini görebiliyorum. Sadece neden bu abukluğa bulaştığını anlamak için çözüyorum ilmeklerimi. Sanıyorsun ki bu kapının ardında sana yol olmak isteyen bir ses tir tir titriyor. Yanılıyorsun. 

Ayak gülümsedi. Beni bekliyorsun. Öfkenden anlıyorum bunu. İçinde seni kemiren bir eksiklik var. Beni bulamamanın sancısıyla binlerce imge yaratıyorsun. Sana gelmediğim için bin  şekilde evirip çevirip kırgınlığını duyurmak istiyorsun. Nasıl da çocuksun ve orda titriyorsun. Sezebiliyorum. Beylik laflarla, kendini mi sağaltmak istiyorsun? Yapamazsın.

Ses, onu yanıtladı. O kadar kibirli ve budalasın ki kendini aklımın merkezine alınmış sanıyorsun. Seninle bir derdim yok. Ben sesim. Muhataplarıma ulaşmak ve yeni sesler duymak için bir kapıdan diğer kapıya biçim değiştiriyorum. İçindekini tanımak ve çözümlemek için kurgularına uyuyorum. O kadar kibirli ve budalasın ki beni aciz ve kırılgan sanıyorsun. Olduğum yerden seni izliyorum. Sen oyunlar kuruyor, kurduğun bu oyunlarla kendi pespayeliğini övüyor, küçülüyorsun. Bense seni tahlil ediyor, tanımlıyor, yazıyorum. Sana ayna tutuyorum, ayak. 

Ayak sustu ve yeniden kayboldu.


ESKİLERDEN DAĞINIK NOTLAR (2011-2012)


 1. Ve oğul verdi kainat. Ona 'Zervan' dedi, kendinde var olan yokluk. 
     Sordular: Kimdi Zervan? 
     Dedik: Kainatın ilk kederi ve ilk gebeliği... Ona sizler 'Zaman' dediniz. -7 Mayıs 2011-

 2. Geceye kara düşler perdelendi. Kılıçların balkıyan aynalarında suya indi yalım  atlar.Gölgeler yüzüldü yerin ve yedi göğün suretinden. İşit ki nal sesleriyle örtünür şimdi ve kırklara kanatlanır rüzgar. -28 Haziran 2011-

 3. De ki: inkar ve münkire secde durmuş bir kör sufi gibi istihare gömlekleri içinde, kehanetini tene taşıyan ben imgesi dilinden yüzülmüş bir şairim!

 4. Önce öfkeleri,sonra gölgeleri ve göğü kamçılayan kara kuyrukları göründü insanlara.      Pençelerinde asrın kana gömleklenen uykusu...

 5. Kalbim, karanlık bir hokkadır. Al kalbimin içinden kanım akıt geceye.şairler ve kör baykuşları  mürekkebe susadı. Ben ki kılıcını kendi boynuna tutan bir kadının deliliğine ve aydınlık aklına yüz  sürdüm de indim kuyuma. Dilim sarhoşluğa değeliberi akıyor kızıl. Al, kanım akıt rüzgara. Ak akıtmalı toy  atlar şaraba susadı

  6. Bilge bir kadındır toprak. Oğullarını ve kızlarını gökyüzünün kutlu ışığı altında yıkanmaya çağıran  bir sese kanatlandırır. Ve kanar. Başaklardan, asma bahçelerinden, nar çiçeklerinden başlar  taşkınlığına o ses. Toprak derin haykırışlarla parçalar göğsünü. Ve kanar. Kalbime sokul ve işit,  yeryüzünün bereketi kadim anamızın kahrındandır. Şarap ve testi ve tat onun ruhundandır.  -31  Ağustos 2011, 01:04-

  7. Gece, gömlek değiştiriyor.  Gökyüzü karanlığını taşıyamıyorsa bil ki tanrılar        şeytanlara  yenilmiş  demektir. -16 Temmuz 2011, 00:35-

  8. Kav atıyor zaman. Kanımda paramparça yılan derileri... -23 Ekim 2011, 22:28-

   9. Dudakları bir Haşhaşi deminde  o Aden ilahesi
       kelamı sır gergeflerinde işler geceye
       de ki: tenimi örtünen bir rüyadır Şahrud  -24 Ekim 2011, 17:17-

 10. Göğsümü yaran rüzgar: işte gecenin fahişeliği! Dün ve bugün aynı fahişenin kadehinden alıyor sarhoşluğunu. Karanlığımı adımlayan kirli ve yorgun köpeklerin kederli gözlerinde bir gevher,yaklaş ve gör Leyla. Balkıyor kalbim. Ve taşlaşıyor ağırlaşıp ve düşüyor bakışlarından. Rüyalar nasıl düşerse tükenmiş uykuların içinden öyle sessiz ve derin. -11 Kasım 2011, 22:17-

 11. Korku: siz tüm kadınlara uyumayı salık veriyorum! Ben ki LÂ atlarının ışıyan yelesinde bir katre karanlık, tutuk adımlarınızı öpen yolların yorgunluğuyum. Tenime değen rüyasına şiirin,o kutsanmışınıza and olsun ki uyanmakla başlar tüm ölümler.  -11 Kasım 2011, 22:52-

 12. Göğü kanatarak geçtiler gecenin içinden. Ak akıtmaları ışıdı yalım atların. Ve koşumlarından boşalıp düştüler toprağa. Mahşer yeri. İn cin kör bıçaklarını biledi. Kınını parçalayarak kılıçlar uzandı yağız oğlanların titrek ellerine. Asma bahçelerinde genç kadınlar birbirinin saçlarına doladı kara kederlerini. Suyuna ırmağın kehribar düştü gerdanlarından. 
Ve dediler: Zaman ki bir deli akar aynalarımızın içinden. Zaman ki göğsümüze uzanan bir ölü baykuşun gözleriyle didikler karanlığımızı.  -7 Aralık 2011, 21:26-

 13. Ve kanıyor ellerime ışık. Işık... Işık içinde bir damla zehir gibi düşüyor göğsüme yılan. Akıyor bir kızıl bir kara ve dört yöne ve çıngırağını öperek üç kere. Kendi çığlıklarıyla parçalanacak. Gör ki çıngırağından başlayarak giriyor kalbime ! -17 Aralık 2011, 16:16-

 14. Dilime değen kaos: Her şey akıp gidiyor. Dün ve yarın... Oysa an, kendi durgunluğu içinde boğularak geçiyor üzerimden. -17 Ocak, 12:40-

 15. Üç yankılık ses... Ay ışıkları içinde kırılarak düşüyor geceye. Sis...Kara, kapkara bir rüya gibi geçiyor dingin suların içinden bir heyula:'Bil ki kaos bir kaderdir!'. İmgeler ölülerini taşıyor dilsiz zamanların. Ve yorgun atlar gibi düşürüyor kanatlarını dalgalar.-17 Ocak, 13:03-

 16. Kendini kuyruğundan başlayarak yiyen söz:varoluş. Söz ağzını,anlamsızlığın  pençeleriyle parçalayarak sonunda,inledi,derin. Yeniden doğabilirim! Ve bir yağmur vakti,  suyun kanatlarıyla indi kalbime.
 Dedim: Al, rüzgarlarını git! Örtülü ve öfkeli... Kanım kendi suskunluğunda akıyor kaç  asırdır.
 Dedi: Gölgemi göğsünden ayırarak gidiyorum öyleyse. Yalnız bana kendinden bir şey ver.  Sesine,sana gelene dek tükendim. Kanına ve suskunluğuna selam olsun! Bana kalbinin  karanlığını ver kadın! -2012-




  
   BİR SABAH...
     Odamın gördüğü çatıda martılar oluyor. Sabahları yeri göğü inlete inlete dağınık seslerle ötüyorlar. Uzun ses, kesik ses, ard arda kesik ses, uzun ses. Ritm böyle. Onlara kızamıyorum. Belli ki mühim bir mesele konuşuyorlar. Pencereden içeri sarı ağustos ışıkları giriyor. Her şey hareket halinde. Benimse içimde bir sessizlik...Tüm bu dinamiklige inat durgun bakışlar, dem alan sözcükler... Mutsuzluk mu? Kesinlikle değil. Sadece durup izlemek ve dinlemek istiyorum.

    Dışarı çıkıp sağıma denizi, soluma makiyi, ardıma bozkırı alıp ıslak saçlarla yola koyulmak istiyorum. Adımlarımın arasına dört mevsim karışıp aklımı çeliyor. İki satır karalıyorum defterime. Karalıyor ve yoluma devam ediyorum. Hep böyle bu. Penceremi tıklatan sözcükler, hep aynı iştahla gelip aynı çabuklukla, birden kaçıp gidiyor.

20 Ağustos 2014 Çarşamba


Hep aynı bulanık nehirde yıkanmaya alışan Midas, gökten bakıp şu nehirdeki küçük taşları seçebildiğinde, durdu, şaşırdı, bulandı. Taşları bu denli seçebilmek içimi ürpertiyor, suyun yüzünü görsem kafi, diyerek uzaklaştı. Koşarak koşarak uzaklaştı. Aradan küçük bir sonsuzluk bile geçebilirdi. Geçti.
    Olasılıklardan çıkarıp başını bir kaplumbağa, berrak göğün altında yedi bilinmeyenli denklemleri aşa aşa buldu düzü. Baktı, yavaşlığı kabuğundan. Olasılığından soyunarak ve suya salınarak bir nehrin yatağına bıraktı yanıtlarını. Aktı, aktı sahi, su gibi aka aka bir kaplumbağa, buldu denizi.

14 Ağustos 2014 Perşembe

                                     ZEHİR

Deniz dingin, gece sessiz, adımlarımız çekingendi. Mor kayalıkların uykusuna karışmışken uykularımız, ağır ağır parçalanıyordu karanlık. Rüyalar kısalır gölgeler uzarken doğan günün serinliğine bağdaşını çoktan kurmuştu kadınlar. Üç kişiydiler. Çıplak, ince ve esmer, birbirinin benzeriydiler. Çam rengi gözlerinde birer tılsım gibi saklıyorlardı bakışlarını. Ak saçları örtüyordu çıplaklıklarını.

 Neden oradaydılar?

 Kalbim onlara sesleniyordu.

   Zarif boyunlarından aşağı ılık ılık akıyordu rüzgâr. Aynalar biliyor ya kaç yağız oğlan düşlüyor nicedir, bu bilge ve karanlık kadınların ayak bileklerinden öperek öperek kaybolmayı.

   Üç efsun kadındılar. Korkusuz ve tanrısızdılar. Üç kez gölgesi düştü yüzlerine, yüzlerine bulutların gölgesi.

    Gözlerini kabaran denize dikmiştiler. Ellerinde kırılgan geleceğin ağırlığı… Çizgileri karmaşık, avuçları ıslaktı.

Dürüstçe anlatmıyorsun. Yüzleri çökmüştü. Yaprak gibi titriyorlardı korkudan. Korkusuz değil mecburdular.  Med-cezire gözlerini irice açmış, suların içinden geleceği okumanın peşindeydiler.  Acınası ve umutsuzdular.

Üç günahkârdılar. Doğmamış zamanları okuyarak, bir sabah, insanın kalbine fısıldadılar. Tanrılar katında kadın değil küfürdüler. Birer damla zehirdiler. Eğil ve şimdi zamanın aynalarından bak kalbine. Korku oradadır. Suların ve sancıyan toprağın çığlıklarına aç kulaklarını. Ay ışığı nasıl kâbuslar gördürür, bilmiyorsun. Kendi yalın uykuların içinden görüyorsun bu kaosu. Kendinle tartıyorsun, yanılıyorsun.

            İnce bir sis içinde kaldı deniz. Yıldırımlar düştü kayalıkların içinden dingin uykularımıza. Çiçekler, kokularından soyundu. Yeryüzü huzursuzdu. Işık, tırnaklarını sürte sürte geri çekiliyordu. Göz gözü görmez bir karanlık çöktü. Ardı ardına çırpılan kanatlar gecenin içinde bir başka gece gibi yaklaşıyordu hızla. Sesin tizliği ini cini sağır etmeye koşulmuştu. Üç kadın ak saçlarıyla, karanlığın içinde, birer çakımlık ışıktılar. Göğüslerini ezen ürpertiyle bekliyorlardı. İkinci gecenin içinde gözler parıldadı,kayboldu. Kadınlar ve yarasalar kesik ve keskin bakıştılar. Üşüştüler mor kayalıkların üstüne. Döndüler döndüler, baş aşağı asılı kaldılar havada.  Kadınlar ve yarasalar uzun ve keskin bakıştılar. Dağıldılar göğün karanlığına. Yeniden üşüştüler kayalıkların üzerine. Döndü durdular. Dişlerini birbirlerinin kanatlarına geçirdi ve bir cinnet gibi çöktüler. Kanatlarını kırarak, kırık kanatlarını kayalıklara bırakarak sisin içine bir başka sis gibi dağıldılar.
Bir eşikten bir diğerine sıçramış bekleyiş... Yarın bugünden pek de farklı olmayacaktı belli ki. Kasıkları belirsizliğe açılacaktı uykularımızın. Kirpiklerimizde boncuk boncuk bir huzursuzlukla uyanacaktık. Yontular susacaktı, yazıcılar, çalgıcılar, alımlı genç fahişeler, bakireler, bilgeler, nehirler, çocuklar... Çekirdeğine sıkışmış bir öfke gibi kadim anamızı, toprağı karnından ikiye ayırıp yeryüzünü kana bulayacaktık. Sustukça öldürecek, öldürdükçe ölecektik.

 Kadınlarımızı birbirimizin dilinin ucunda beklerken onlar bize sessizlik ve yılgınlıkla geri dönecekti.

Çocuklar ve kadınlar ve adamlar köyün girişinde bir ateş yakmıştı. Yoğun bir sakız kokusu karışmıştı duman kokusuna. Bir çam ağacı devrilmişti ateş için. Sular, yapraklar, çeperler ve kökler çığlık çığlığa ateşin kalbine sığınmıştı.

 Önce kederi göründü kadınların, sonra ayak parmakları, saçları. Sonra gözleri solgun bir iki baktı. Çalılıklardan küçük karayılanlar çıkardı başlarını. Kalabalık, kadınların gelişini izliyordu.

— Bize, dediler, bize yarını anlatın.

Kadınlarımız sustu.

—Size, dediler, size ne oldu böyle?

Kadınlarımız sustu. Mürekkebe daldırılmış birer kalem olsalar daha çok karanlık akmayacaktı dudaklarından. Ortada duran kadın, ona Mavi derlerdi (yalın, düşünceli)şöyle söyledi:

— Dilsiz bir zamandı yahut biz sağırdık. Belki bir başka dildi sessizlik. Okuyamadık.  Dinleyemedik.

Kalabalık, bakışlarını konuşan kadının ellerine kenetlemişti. Uzun parmaklarının sözcükleri bir bir yere düşürmesine... Ayalarına ince ince işlenmiş birer kelebek dövmesine... Kara kırmızı gözlerini kanatlarında taşıyan mavi bir kelebek, Mavinin sağ elinin ayasından kalabalığı izliyordu, kibirli. Kadın konuştukça o, kanat çırpıyordu kendinden emin. Konuşabilse insanları ayaklanmaya çağırır;  yarına dair hiçbir öngörüyü kabul etmemeyi, tanrıların tahtını devirmek gerektiğini salık verirdi.  Diğer elinin ayasında beyaz bir kelebek mavi beneklerini küçültüyordu. Ne görebiliyor ne kanat çırpabiliyordu. Rüzgar estikçe titriyordu yalnızca. Görebilse mahcup ve korkuyla izlerdi kalabalığı. Konuşabilse af dilerdi. Kanat çırpabilse içine işlendiği ayadan onu parça parça etmek ve kanatmak pahasına kaçar ve yaseminlerin kokusuna konardı. Görmek, söz söylemek yahut işitmek ona göre değildi. Kalbini kanatlarının altına sıkıştırmış bir boşlukta sarkıyordu. Umursamaz değildi, yedi iklimin yedi renk insanın korkusunu, umutsuzluğunu hisseder, içlenirdi. Yine de başını güzel bir kokunun içine gömüp orada tasasız yaşamayı düşlerdi.

Şimdi iki ele kulak kabartmış, gerçeği duymak için sabırsızlanıyordu kalabalık. Duymak istedikleri bunlar değildi. Perde perde kırılmış bir ses gibi nereye gideceğini bilmez haldeydiler. Onlar da susuyordu. Göz ve kulaktan ibarettiler. Mavi sözcükleri asla tükenmeyen bir kadındı. Oysa şimdi bir iki belirsiz cümlenin altında ezildikçe eziliyordu. Küçük yılanlar başlarını çalılıkların içine çekti. Huzursuzca kuyruklarını birbirlerine doladı, tortop yapıştılar yere. Belirsizliğin ve sessizliğin hüküm süreceği bir yerde yılanlara bile hayat yoktu belki. 

Leyla, Şahmeran'ı hatırladı.

.......
'Zaman yoksa âlem yoktur, uyu Leyla. Bir piç gibi rahminde taşlaşan kahrınla, git. Zamanın aktığı yere... Bu çöller sana fazla. Kederini al git buralardan.. Işıkla git.' Şahmeran donuk bakışlarını, başını geri çekti. Kuyruğunda taş kesilmiş yılan suretine baktı uzun uzun. Yılan 'gitmeyecek' dedi. Sonra kendi kayıplıklarına gömüldüler. Onlardan kalan boşluğa uzandı, uyudukça öldü Leyla. Kendine gömüldükçe kayboldu. Bir kuyuydu, belirdi yerin derinliklerinde, içine aldı Leyla'yı. 'Uyuduğun bir kekre uykudur, uyan! Kadınlar ve yılanlar yalnızca üzeri kat kat örtülmüş yalanlar söyler. Şahmeran ise bir baştan diğer başa zehirdir. Ben, seni mürekkebe ve sonu gelmez bir deliliğe çağırıyorum. Sokul sesime Leyla. Kederinle ve kahrınla gel.'

.......
 Mavi'nin yanında başka bir zamanı yaşıyordu Leyla. Boynuna ince bir rüzgar sarılıyordu: 'Yol,bir sestir.'  Tekrarlıyordu içinden. Her yolun kalbine bıraktığı sözcükleri tartıyordu. Sessizlikleri biriktirip içinde bulunduğu anın sessizliğine ekliyordu. Üç kadın afallamış kalabalığı izliyordu. Işıklar kıvranıyordu, rüzgâr, yer, gök, uçsuz bucaksız yeşillikler, kokular... Her şey... Her şey kıvranıyordu. Yüz yıllık bir yalnızlığa hapsolmuş kaya parçaları kadar huzursuz bir kıpırtısızlıkla sınanıyorlardı.

Çocuklar avuçlarına küçük çekirgeler kıstırmıştı. Çekirgeler küçük terli avuçların içinde hareketlenmeye başlamıştı. Sağa sola yukarı aşağı dönüyordu başları. İncecik bacaklarını titretiyorlardı, küçük ellerden kurtulabilseler kahverengi kanatlarının altından binbir renk açılırdı. Katmerlenerek... Işıl ışıl... Büyüye batıp çıkardı çocuklar. Öykücü, çocukların çekirge kanatlarından türlü masallar okuyacağını bilirdi. Hiç kuşkusuz basit sözcükler basit bir kurguda birleşir, bunlar küçük yaratıcıları tatmin etmeye yeterdi. Çocuklar çekirgeleri benimserdi. Renklerini, desenlerini, zıpladıkları mesafenin genişliğini…

Öykücü toprak kadar değilse de iri bir çınar kadar yaşlıydı. Lirik bozkırlarda büyümüştü. Güneşten buruş buruş olmuştu yüzü. Heybesinden yabani kekik kokuları yükselirdi, ellerinden boynundan. Kısık kara gözlerle çocukların göz bebeklerinde gezinirdi. Yolu bu köye düşeliberi kokusuna tuz ve kozalak kokuları karışmıştı. İki gece önce çocukları serin uykularına henüz uğurlamış, bu üç kadını hızlı ve tedirgin adımlarla ormana yürürken durdurmuştu. Biraz sohbetten kime ne zarar gelirdi? Durdurulduklarında Mavi ve Leyla kısa, sevecen birer gülümsemeyle karşılık vermiş, Siyah yabancıya bakakalmıştı. Kucağında bir tas buğday tanesi vardı yabancının. Kavrulmuştu, henüz sıcaktı taneler.  Yabancı birer ikişer öğütüyordu dişlerinin arasında. Siyah, kendisine uzatılan tasın içindeki tanelerden birkaçını parmaklarının arasına alıp avcuna oturttu. Burnunu yaklaştırdı. Yabancıya sordu:' Bozkırdan mı geliyorsun yaşlı? ' Yaşlı: 'Bozkırın rengi kokusu kendini insanın ruhuna zerk eder. Doğru bildin kadın. Ayaklarımın altı nasırlanıp kanayana dek uçsuz bucaksız bozkırlarda gezindim. Koynumda güzel genç kadınlar büyüttüm. Yanıma geldiklerinde memeleri henüz tomurcuklanmıştı. Parmaklarına kınalar yaktım. Saçlarına ıtırlı çiçekler serptim. Öyküler döktüm incecik dudaklarından içeri. Kaderlerine hükmetmek istediklerinde onları kendi öykülerine saldım. Eteklerinin ucuyla tozu toprağı yüzüme savurduklarında, devedikenleri mor başlarını ayaklarımın ucuna döktüğünde... Onlar, o kadınlar, kılıçlarının sırtından döktükleri kelimelerle, gönlümü almaya çalışmadan, kısa konuşur; kendinden emin adımlarla arkalarına bir kez olsun bakmadan giderdi. Yüreğim yalnızlıklardan usanıp ellerim yüzüm buruşup dudaklarım yorulduğunda ben, kadınları unutmaya ahdettim. Çocuklarınsa zamanları, terk edişleri yoktur. İnançla dinlerler. Gün, o gündür ki ben usanmış, yalnızca çocukların kalbine fısıldarım. Öykülerim yalnız onlaradır. '

Siyah, sert bakışlarla dinliyordu yabancıyı. Sözünü kesti : 'Seni tanıdım yaşlı.  Ayağının tozuyla sözcükler taşıdığın köylerden sen bir lokma ekmek dahi yemeyi kabul etmeden giderdin. Gider miydin? Esasında abanın altında, kuytu köşelerde geceyi ve derin uykuları beklerdin. Şafak sökmeden koynunda kendine layık gördüğün bir hediyeyle düşmez miydin yollara? Adımlarının tek bir çıt çıkarmaksızın birbirini hızla takip ettiği o günler ah! Rüzgârları ehlileştiren adam değil misin? Sen! Kaç çocukluk öğüttün dişlerinin arasında. Seni düzenbaz!'

Yaşlı dudağının kıyısında bir gülümsemeyle 'Tanrılar böyle buyurdu' dedi. Başparmağında kehribar bir yüzük vardı, gökyüzünü gösterdiğinde parıldadı. Başakların içinde koştuğunu hatırladı Siyah. 'Onlardan birer kadın yarattım. Gitmelerine kat'a mani olmadım. Onlara geçmişi öğrettim ve bugünlerini nasıl yaşayacaklarını. Toy kız çocuklarından güçlü kadınlar yarattım ben!' Siyah'ı kızdırmanın keyfini sürüyordu. Sivri çenesinden tanımıştı onu. Yanında pek az kalmıştı Siyah. Oldukça değişmişti, bir tek çenesi çocuktu hala. Öpülesi...

Siyah konuşacaktı daha. Ellerini yumruk yapmıştı. Leyla elinin sertliğini aldı Siyah'ın. Yaşlıya döndü:' Yolumuz uzun yaşlı.'  Siyah'ın kulağına bir şeyler fısıldadı Mavi. Hızlı adımlarla uzaklaştılar yaşlının yanından. Ormana karıştılar.
Yaşlı, kalabalığın gerisinde Siyah'ı izliyordu. Diğer iki kadından büyükçeydi Siyah. Yontucuydu. Taşların içinden küçük kuşlar çıkarırdı, yıldızlar, insancıklar… Bazen evreni yontup yeni bir evren yaratmayı düşlerdi. Yaşlı sert kabukların bir kadına yalnızca mutsuzluk getireceğini söylerdi. Ona taşları anlatırdı. Denizin kadın ruhuna nasıl benzediğini… 'Ebedi bir hareket halindedir denizler. Karmaşıktır. Öfkeli, mağrur, kıskanç… Kibirli, çocuk, bilge... dingin, anaç… İç içe yaşar duygularını. Derinlerde neler olduğunu kestiremezsin. Kadınlar yüreğini soğuttuğunda taş döker koynundan. Denizin derinlikleri o küçük taşlarla doludur. Soğuk karanlık zamanların içinde kör balıklara yatak olur. Omuzlarında denizi, kendi ruhlarını taşırlar. Akıntılara karışır giderler bazen. Bir kıyıya tutunur ordan bir başka kıyıya doğru sökülüp alınırlar. Çok katısın, çocuk. Gözlerinde nasıl bir deniz balkıyor senin? '  Siyah sırtını irice kabartan dalgaların içinden konuşurdu. Sertti. Dağınık düşüncelerle boğuşurdu. Asla sonu gelmeyecek bir kaos çalkanırdı içinde. Zaman, ona kendini yontmayı bırakıp taşlardan yeni biçimler yaratmayı öğretmişti. Kuşkusuz, Yaşlı ona ilham vermişti.

 Dokuz on yaşlarında alırdı çocukları. Onlara uzun zaman elini süzmezdi. Dağ keçilerini, yabani otları, anlatırdı, zamanı, gökyüzünü. Her şeyi... Bir ses beklerdi. Tanrılar Yaşlı'nın rüyasına indiğinde O sesi duyduğunda uyuklayan uzun, ipek saçlara doğru ellerini uzatır, örtüyü uykunun üstünden alır bir çıplaklıkta yitirirdi kendini.

— Seni lanet! Nasıl anlatıyorsun Yaşlı'yı. Tanrılarmış! Yaşlı, ilk kanı beklerdi. Onun tek bir tanrısı vardı ki o da şehvetti. Dişine layık bulmadan dokunmazdı kimseye. Rüzgarı ehlileştiren… Adımlarını izlerdi kadınsılığın. Yaşlı, bir izciydi. Kadın ruhları arardı çocukların gözlerinde. Bir bakış beklerdi. O ürkek,  dehşete kapılmış… Kendine çekilmiş... Sorgulayan… Bakış silinmeye başladığında, Yaşlı’nın acizliği görülüp ona duyulan korku azalmış demekti. Kadın kendini görmeye, dünyayı aklıyla tartmaya başlamış demekti. Yaşlı, yumuşak bir itaatsizlik severdi daima. Sert sözcüklere, bilenmiş bıçaklara karşı dirençsizdi. Çalınmış bir çocukluğun sessiz intikamıydı terk edilmeler. Kabulleniyordu.

—Yaşlı, yanlış bir bedene düşmüş bir bilgeydi. Kadınları her şeyden çok sevdi.

— Sapkın bir anlatıcıydı. Çok sözcük biriktirmişti, haklısın. Her anlatılanı dikkatle dinler, bir hevesle yutardı. Evlerin mahrem alanlarında gizlice dinlerdi konuşulanları. Şeytanlara, kapı eşiklerinde ecinnilere yoldaşlık ederdi.

— Yaşlı, zavallı bir adamdı. Aciz bir bedene kilitlenmiş meraklı bir ruhtu.

—O, her duyduğunu çalan alçak bir hırsızdı!

— Çok acımasızsın kardeşim.

—Sen, aptalın tekisin! Yaldızlı sözlerle çirkin, aciz ruhları yüceltiyorsun. Beni seninle aynı rahimde taşıyan kadına lanet olsun!

—Nesneler ve yaşayanlar sayısınca dünya vardır, kardeşim. Yaşlı için dünya heybeye konulacak bir kadındı belki. O baktığı ateşte, suda, toprakta kadını görürdü. Duyduğunu, gördüğünü süzer onlara kendini katardı. Sen ve ben hepimiz başka insanlarız. Kendi ruhlarımız içinden izliyoruz hayatı. Bu dünya binlerce aynayı içine hapsetmiş saydam bir küredir. Bir farenin gördüğü dünya senin gördüğün dünya değildir. Bırak da öykümü anlatayım.

Leyla Yaşlı'nın Siyah'ı süzdüğünü henüz fark etmişti. Yaşlı'nın sesi Kuyu'nun sesine benziyordu. Belki bir şeytandı Kuyu. Boynuzlarından sarhoş edici bir koku yayardı. Leyla  ' seninim' demek isterdi. Oysa onu bir aşkın değil kendine yabancılaşmanın bekleyeceğini iyi bilirdi.

....
'Özgürlüğüm senin toynaklarının altında parçalanmayacak, sen kuyu cismine bürünmüş şeytan değil misin? Sen bana mürekkep değil kan getirirsin yalnızca'. Kuyudan bir kahkaha yükseldi: 'Şahmeran aklını kurcalamış senin. Serin, berrak bir suyun içindesin, varlığının; ay ışıkları kaynıyor göğsünde. Sesin içimde yankılanıyor. Bende kendini buluyorsun. Senin aynanım ben, yankılanan soruların, sorguların. Şeytan dediğin göğü toprağın ırzına geçirtecek bir kudrettir. Ne o kadar güçlü ne de kötüyüm. Binbir yalanla tanrıları dahi birbirine düşürebilen fitnedir. Oysa ne tanrıların sofrasında bana yer açılır ne de ağzım öyle güzel laflar edebilir.' 'Öyleyse bana bir yandan senin olup nasıl özgür kalabileceğimi söyle. İçine hapsoldum, soluk alamıyorum Kuyu. Beni aşağılıyor, küçük görüyor bir yandan da mutluluk vadediyorsun. Şahmeran tanrıların günah saydığı her şeyi kuyruğunda bir zafer gibi taşıyan bir kadındır. O yalnızca kendi bildiği hayatı yaşar. Ne zamanın ne dünyanın içine sıkışmıştır. Benim kadar aciz olmazdı, asla senin yosunlu taşlarına hapsolmazdı ' ' Yeşil pullarının altına gizlenmiş sahte bir inanç, aşağılık bir ruhtur o yalnızca.' ' Seni dinlemek istemiyorum Kuyu. Nasıl düştüm senin içine?' 'Beni sen çağırdın Leyla. Dudakların kadın! Nasıl güzel bir bak kendine, ellerin, boynun… Sen katışıksız bir güzelliksin. Bense seni övmek için burdayım. Titriyorsun, gözlerinde tükenmişlik görüyorum. Beni kendinden başka bir şey mi sayıyorsun? Ben senim! Ve sen bensin. Sen kadınsın ve ben senin tanrısal diğer suretin!'

...
Leyla, ürpertiyle döndü geçmişin içinden. Omuzlarının titrediğini rüzgâr sezebilirdi yalnızca, Yaşlı gözlerini Leyla'ya çevirdi. Leyla geriye doğru ufak bir adım attı. Ruhunu didikliyordu Yaşlı onun, hissediyordu. Ayaklarından okuyordu zamanı. Ne çok şey anlatırdı ayaklar. İnsanın yazgısı alnında değil ayaklarındadır, derdi eski bir öykücü.
Yarını görüp anlatacak olan bizler miyiz, dedi Mavi, içinden. Mavi benekli beyaz kelebek iyice avcuna gömüldü. Diğer kelebek kusursuzluk yoktur derdi, acizlikleriyle çarpışarak devleşir insanlar. Kanatlarını iki sonsuz uca gururla açtı. Kalabalık bekliyordu. Üç kâhin, o üç kadın üç damla kan hala susuyordu.

—Neden bunca söz oyunu? Kendini anlattığını neden saklıyorsun?

—Çünkü insan, kendinden ibaret bir varlık olmadı. Asla! Evreni izledikçe, algıladıkça ben bazen tanrı ve yaratılmış, terk edilmiş ve taş, bazen yazan ve yazılan, bazen kaygısız ve barbar, bazen öldürülmüş… Yaşadıkça, düşündükçe herkesim ve her şeyim. Şimdi nasıl olur da bu benim öykümdür diyebilirim?

—Biz tüm imgeler, aynı kadının, Leyla’nın kendine tuttuğu aynalar değil miydik? Sahi kardeşim biz aynı dudaktan kanatlanmış seslerdik, birer anlatıcı olarak vücut bulduk. Belki Leyla renklerini bize bile sezdirmeden birer kadın suretine bürüdü? Biz Mavi'yi ve Siyah'ı başka kadınlar mı sandık? Yahut kendimizi başka anlatıcılar? Bir ayna iki adım geriye, bir ayna iki adım yana, işte bu kadar.

                                           28 Ağustos 2013