29 Aralık 2014 Pazartesi


Gri bir sis serildi önümüze. Kapıları yitirdik sonra. İçine gizlenilir tek bir oda kalmadı. Ayaklarımız silik çizgiler boyu ilerledi, yorulduğumuzu söyledik. Her yol kendi sonsuzluğuna varıyor, dediler. Hiçbir yolu sonsuza dek izleyemeyeceğimizi düşündük. 

Susup öylece gidebileceğimizi söylediler. Sorduk sonra: '' Nereye?''.

28 Aralık 2014 Pazar



        TOZ

 Dünya, bir gün,  kutuplardan ölümcül birer ısırıkla ısırılmış gibi acıyla haykırdı. Hızını arttırdı, öfkeyle. Gittikçe daha büyük bir hızla dönüyordu. Yörüngesi kanamaya başladı. Önce taşları çatırdadı evlerimizin. Savruk rüzgârlar gibi noktadan noktaya umarsız ve dağınık gezindik.  

 Cebime gizlenmek istiyorsun örümcek, hayır! Sen de benimle nesnelerin çözülüşünü, yaşamın ağarışını izlemek zorundasın! 

   Dünya parçalara ayrıldı sonunda! Biz nasıl oldu da kurtulduk? Ben, bir bisiklet pedalı, bir örümcek... İşte koca dünyadan üçümüz kalakaldık. Birbirimizin ne dilini biliriz ne varlık bilincini

 Uzayın boşluğuna, sizi, dağılır ve çözülürken izliyorum ben. Şimdi. Sesimi duyabilmeliydiniz..Çevirmekten hep korktuğum pedalı, bana örtük bir kahkaha ile bıraktınız demek. Elbette, elbette siz, her şeyi bilirdiniz. Birbirinize karışırken üstelik; siz, bir baykuş, bir iki dost, birkaç yol mesela, karışırken en gizli sırlarınıza kadar... Siz birbirinize bu denli karışırken bir tanrının bilgisine, aklına erişebilirdiniz. 

  Sesimi duyabilmeliydiniz. Açık ki bizi üzerinde durduğumuz gök taşına siz  fırlattınız. Bunca ölümü ve çözülüşü izlemenin gözlerime düşürdüğü dehşeti kalbinize haykırabilmeliydim. 

  Hayır bir pedal ve bir örümcekle asla dost olmayacağım! 
      
 Sesimi duyabilmeliydiniz. Burada beni, aklımın içinde bir avare gibi dolaşan sesimle baş başa bırakmamalıydınız. Ama ne yaptığınızı biliyorum. Üzerimde tozuyorsunuz, ellerim ağırlaşıyor, dünyanın mezarlığı olacağımı nerden bilebilirdim? 

  Sesimi duyabilmeliydiniz. Bu kadar tozla ne yapabilirdi ki insan?

24 Aralık 2014 Çarşamba


SARI 

   Ablamın eltisidir Sarı. Sarı'nın çiğ sesi o daha merdivenlerdeyken duyuluyordu. Gürültüsüyle girdi içeri, girer girmez de ağzından sözcükler boşaldı:

- Vah ablam vah, duydun mu? Vallahi delirttiler kızı.

Omuzlarında kar taneleri eriyordu. Ellerini göğsünün altında birleştirmişti. Oturdu. 

-Ne olmuş kimi delirttiler, diye sordu ablam.

-Bizim, dedi, Hatice zehir içmiş. Vah ki vah, yirmisinde daha.

 Telaşlanmadık, haberi önden almıştık zaten.

-Siz de hiç sahip çıkmadınız be ablam, hiç sahip çıkmadınız kıza.

Durduk, yüzüne bakakaldık.

-Bizimle ne ilgisi var? Anası babası sahip çıkmamış...

-Aah, ah, dağ gibi ağabeyim ah, bilse kızı ne hallerde!

-Be, sahip çıksaydın sen Sarı'm.

-Biz kavgalıyız ablam o anası olacak zebaniyle, ben ne edeyim? Elimden gelse yapmaz mıyım?

-Kız evinizde yatıp kalkıyor.

-Yok, ablam yok. Bir iki geldi yatıya. Gitti gidiyordu vallahi. Gencecik kızı. Midesini yıkamışlar.

-Evet, duyduk, iyiymiş çok şükür.

-Ölebilirdi. Mavi gözleriyle gözlerimizi delerek baktı uzun. Vebali kimin boynuna, vah kimin boynuna kalırdı? 

Konuşurken lezzetli bir şey yemiş gibi neşeliydi dudakları. Ağzını şapırdatıyordu. Elini dizine vurdu.

-Bizim köşedeki bakkaldan almış ya zehiri. Vallahi büyük vebal, çok büyük.

-Sana gelseymiş, dedim.

-Niye?

Zehir senin ağzından da dökülüyor zaten, yazık yorulmuş bakkala çakkala kadar...

-Anlatsaymış yani sana bir sıkıntısı varsa, diye söylüyorum, dedim.

-Siz de onun yaşıtısınız be kızım. Bir günden bir güne aranıza alıp da konuşmadınız, eğleşmediniz yavrucakla.

Ablam bana baktı. Sus anlamında gözlerini kırptı.

-Kusura bakma Sarı abla,  bize etmediğini bırakmamış o şeytan kadını da onun  çocuklarını da insan yerine koyup konuşacak değiliz. Yeğenlerime de laf söyletmem. Daha kaç yıl oldu? Acımız, öfkemiz tazedir. Ağu kussalar koşmam yardımlarına. Kıza yazık, itilip kakılırdı hep, Allah biliyor ya, içim sızladı. Ama ölseler hiçbirinin cenazesine gitmem. Çok düşünüyorsan, git ilgilen, senin ağabeyinin kızı. Bizim nemiz ya? Biz sildik onları. Ne görür ne duyarız.

-Sen de pek  sinirlisin. Bak hep gece yarılarına kadar oturmaktan, ağzına iki lokma ekmek atmamaktan bunlar. Rengin atmış vallahi. Aynı Elif'in kızı. O da iştahsız, kuş gibi yiyor, şu kadarcık kalmış yüzü. Kızım yanlış anlama, iyiliğini istediğimden söylüyorum. Gencecik kızlar deliriyor bak, açsın kızım açlık da  insanın aklını bozuyor.  Maazallah, rabbim korusun seni de kötülüklerden.

Sustum. Ablama döndü yine.

-Abla, bir geçmiş olsuna git e mi? Git bak bir ihtiyaçları, bir şeycikleri var mı diye. Ablam, git ne olacak?


ÖRTÜLER

A: Şimdi kaldıracak mısın taşları önümden? İteleye iteleye ayak parmaklarımı kanattım.

B: Sen, şu peçeni indirecek misin önce?

A: Hayır.

B: Öyleyse buraya taş yığmaya devam edeceğim. 

A: Öyleyse gözlerimi de kapayacağım. Üstelik senden gelecek tüm seslere sağır olacağım.

B: Hayır. Öylece kapanıp gidemezsin. 

A: Ben, senin gibi değilim. Gülümseyemem, dudak bükemem, dudaklarım yok benim, bu peçenin altında bucaksız bir karanlık  var yalnızca. Bir gözenekten evrenin boşluğuna bakar gibi, anlıyor musun? Göreceğin kapkaranlık, uğultulu bir boşluk olacak sade.

B:  Onu görmediğimi mi sanıyorsun?

A: Öyleyse peçemi indirmemi neden istiyorsun?

B: Peçeni indirmeni istiyorum çünkü. Kendi ellerinle o karanlığı herhangi birine gösterebilmeni...  Bu saklı niyeti, örtüye çarpıp düşüveren,  görünmez sözleri görmeyi... İyiliğini, küçük kıvraklıklarla gizlediğin ham kötülüğü, hinliği, pespayeliği, seni yani, insanı...

23 Aralık 2014 Salı



      Dip dibe  kavakların yapraklarının arasından evler parçalanmış görüntüler halinde seçilirdi. Bir gün yapraklar hiç var olmamış gibi tüm dallardan silindi. Çıplak dalların ardında uzaklar da çıplaklaştı. Evlerin çatılarını, sıkı sıkı kapanmış pencerelerini, alelacele boyanmış duvarlarını da görür oldum. Gökte yıldızlar, yerde kar ışıyordu. Balkonun içine ince bir rüzgar girdi. Etrafımdaki küçük dünya gözüme uçsuz bucaksız göründü. 

14 Aralık 2014 Pazar


            KIŞ UYKUSU
               
Bulutlar kümelendi. Ufuk kızıla döndü. Kızıl yaprakların üzerinden gölgeler geçti.  
,
-Bugün kar yağacak, dedim.

Sustu, balkonun korkuluğundan çekilerek mutfağa girdi.

-Burda soğuktan ve sessizlikten öleceğiz, dedi içerden.

-Hayır, sadece uyuyacağız. Uzun bir uykuya dalacak, bahar inince uyanacağız, dedim.

-Bahara dek insan olmak dışında her şey olacağız. Tuğlaları birbirinin ağırlığından ve dip dibeliğinden bunalmış bir evin gürültüsü, kavgası ve huzursuzluğu var içimde.

-Peki, bahar inince mutlu olacak mısın?


-Hayır, yitirilmiş bütün bir kışın ve seslerin yasını tutacağım.

11 Aralık 2014 Perşembe

Genco Erkal'ın vurucu sesinden Nazım Hikmet bize şöyle seslenir: ' Bu dünya soğuyacak günün birinde'.

Aklımda sıklıkla yankılanır bu ses. Çünkü bilirim ki soğuyacak olan dünya, çekirdeğine çekimlendiğimiz dünyadan ibaret değil.

5 Aralık 2014 Cuma

          

                                                             YOK

     Yatağın üstünde kara iri, uzun, upuzun bir yılan var. Dertop olmuş.  Kuyruğunu arıyorum gözlerimle. İki kadran arasına kıstırılmış gibiyim, yalnızca izliyorum.  Uzadıkça uzayan karanlıktan bir baş daha çıkıyor. O ve ben birbirimizi izliyoruz.
Yatağın üstünde iki kara yılan var. Uydurulmuş hikayelerin hemen hepsinde görmeye alışkın olduğum bu değişmez ve bayağı yılan imgesinden usanç duyduğum yetmezmiş gibi, karşımda aldırmaz ve pişkin bakışlarla içimi deşiyorlar. Beni okuyamayacaklar!
-Yok!
Bu kadar sıradan! İşte böyle dökülüyor çatal dillerinden, aynı anda, aynı anda birbirlerine dönerek söylüyorlar bu sözcüğü. Başları kayboluyor, şimdi iki kuyruğu görüyorum yalnızca. Suya batıp çıkar gibi bir görünüp bir yitiyor kuyrukları. Kerpiç evin duvarları üzerime eğiliyor. Yılanlar, yokmuşum gibi birbirlerine burulmaya, akmaya devam ediyor. Hayır, kaçmıyorum. Aralarına girmek, onlara karışmak, zehir zemberek sözlerle onları incitmek istiyorum. Ama kapı, ayaklarımı çekiyor, odadan çıkıp salonda buluyorum kendimi. Üzerinde uyuduğum kanepedeki sert yastık, mavi yorganımın kimsesizliği ve benek benek olmuş yağ lekeleri beni eziyor. Geri dönüp, hesap sormaIıyım.  Korku sarıyor omuzlarımı. Hiçbir yılanı okuyabilecek gözlerim olmadığını ve onları incitecek sözcükleri asla bulamayacağımı biliyorum. Odadaki küçük, bozuk radyodan cızırtılar yükseliyor. Köşede bir piknik tüpü var. Evi yakabilirim, yakabilirim! Onları küle döndürebilirim, onlardan gelecek bir harfe dahi tahammülüm yok. Konuşmalarına fırsat vermeden... Öldürebilirim! Sen, diyecekler, bıldırcın yumurtasının incecik kabuğundan da incesin. Ve saydamsın.
-Kanımda zehir var, diye bağırıyorum.
Beni böyle zehirlediler! Ayaklarımdan dilime bir ateş alıyor beni. Kireçle sıvanmış duvarların soba dumanından kararmışlığı, toprak damı tutan soyulmuş kütüklerin yoksulluğu, kanepemin önüne yuvarlanmış patates ve tanıdığım tüm nesneler beni boğuyor. Dış kapıya koşuyorum. Dut ağacından dut kuşlarının çığlıkları yükseliyor. Çimenler hızla uzuyor, göğe değiyor başım, gök mü alçaldı? Koşmaya devam ediyorum.  Ayağımın altında lavlar kaynıyor. Yokuş iniyorum. Buğday tarlasında ince bir rüzgar geziniyor. Kulağımda derenin cılız sesi... Kanımda, biliyorum, zehir dolaşıyor. Suya gitmeliyim. Çoban çocuklar çelik çomak oynuyor. Koyunlar, telaşsız eğik başlarla geziniyor. 
  Dilimin ağzımın içinde uzadıkça uzadığını seziyorum. Soluk almak için dilimi dışarı yolluyorum. Dilimin ucunun çatallaştığını ben, şimdi görüyorum. Kemiklerim eriyor. Emekleyerek suya ulaşmaya çalışıyorum. Kurbağalar kaçışıyor, çekirgeler renkli incecik kanatlarını açarak göğe sıçrıyor. Dünya uzuyor, kısalıyor, yassılaşıyor. Mavi göğü ak bulutlar sarıyor, ak bulutlar bir bir kanıyor. Şimdi çatlayarak damarlarım, çatlayarak öldürecek beni.
             -Bizi izliyor. Kapıda, bir aptal gibi, taşlaşmış gibi izliyor. Ona bakmalısın.
             -Başımı eziyorsun, izin verirsen bakacağım.
             -Varlığı canımı sıkıyor. Ama yerimden kıpırdamayacağım. Hem burda ölmesini, acı çekerken çığlıklar atmasını istemiyorum. Gidecek nasılsa. Ona bakmalı ve içine korku salmalısın.
             -Hantal gövdeni gövdemden biraz ayırırsan onu görebileceğim.
             - Al işte, orda, bak.
        -Haklısın, sürüne sürüne yanına varmaya, onu sarmaya, sokacak bir yer bulup, dilimden zehir akıtmaya değmez.  Düşünsene, bunca çaba! Oraya ben de gitmeyeceğim. Nasıl da sönük bakışları! Hiç böylesini görmemiştim, gözleri bataklık gibi. Uykuya daldığımda senin başının ezilmiş olduğunu, tadını sevdiğim o dilinin dışarda olduğunu ve bir parça ip gibi cansız uzandığını görüyorum bazen, şimdi bu bataklıkları görünce aynı sıkıntı doldu içime. Onu burdan uzaklaştırmalıyız.
              -Rüyalarına girdiğimi bilmiyordum.
              -Şimdi biliyorsun işte. Ama konumuz bu değil.
          -Peki, kızma hemen. Onu uzaklaştırmalıyız. Baktın ona, neler gördün, sen onu söyle.
             -Ona bir masal anlatacağız.
             -Bir masal mı?
             -Evet. Aklında çok fazla sözcük var.
             -Bazılarını yakalayabilir misin? Ona kendi masalını anlatabiliriz.
             -Harika! Öyleyse işimiz kolay olacak. Çünkü tek bir sözcük yeterli olacak.
             -Neymiş o?
             -Yok. Ona ‘yok’ diyeceğiz.
            -Ama bu çok anlamsız. Hangi masal tek sözcükle, üstelik böyle önü sonu belirsiz bir sözcükle yazılır?
             -Dedin ya, ona kendi masalını anlatacağız. Ve o, bizi anlayacak.