4 Kasım 2015 Çarşamba


    Çıplaktır gece, her düşle bir gömlek değiştirir. Korku beklersen korku verir, esin istersen esin... Sen neysen odur gece.

28 Ağustos 2015 Cuma


    Yeryüzüne kesik vuruşlarını, likensiz pürüzsüz kayalarda yankılanan sesini duymamışlar henüz. Suda yürüyen ılık bir rüzgâr olduğunu bilmiyorlar. Aramızdan geçiyorsun, ışıkları giyinmişsin, görünmüyorsun. Sıradanlığı dudak büktüren onlarca şeyin arasında yitip gidiyorsun. Oysa biz, yalnızca birkaçımız kalbimizi açmış seni izliyoruz. Aynalara soruyoruz seni, üzerinde gezindiğin yapraklara, gün dönümüne, aya, geceye ve tüm uykulara... Gördüğümüz yerde resmediyoruz seni, tek bir kıvrım yüzünde, o tek kıvrımı yakalayıp kömür kalemimize sarılıyoruz. Kayboluyorsun, hem de hemen.

    Göğün gerilmiş karnında tok vuruşlar, sesin... Gök mü gürüldüyor yoksa? Sesine incecik bir yağmur yağıyor, zamanın çatlak duvarından sızan bir düş nasıl ağır ve ince yağarsa, öyle. Henüz uyanılmış bir uykunun gizil tozları kalmış omuzlarında, kadife antenli ak bir kelebek kanadında gibi un un. Mahmur dudaklarında imgeler...



    Bir yaprak, kızıl, yaprak bir sarı bir kızıl, güneş geziniyor ince damarlarında, ince damarlarımızda geziniyor güneş. Ses oldun. Yedi kat altından mı yerin, geliyorsun, yoksa daha uzak bir zamandan, som bir gök taşından mı? Alçalıp yükselen, uzayıp kısalan, yakınlaşıp uzaklaşan, bir hayal mi, ses? Kalbimizi düşürdük bir nehrin diğer yakasına atlarken.Yalnızca ses mi? Yapraklara kondurarak dudaklarını, sen dudakları olan bir ses olabilir miydin, yaprakları öperek usul, nesneye soluk veren bir renk, başat noktası yaşamın... Üç noktaya hızla yürüyüp sonsuza yavaşlayarak süzülen gizemli bir tümceye de soluk verebilir miydin? Anlaşılır olmak gerekli değildir, biliyorsun. Tüm devrik ve tütsülü tümcelerin içinde, gezinerek bir rüzgar gibi, ince ve şen, aklımın kıyısından bir düşü izleyebilir miydin?   

8 Mayıs 2015 Cuma


    İşte burdayım, tam da burada! Uzak bir zamanda, yıldız tozları gibi sonsuza savrulan bir kederin gözleriyle izliyorum kendimi. İzliyor ve resmediyorum. Suya hiç fısıldamamış, düşlerle büyümemiş gibi sanki, sanki hiç savaşmamış ve sevmemiş gibi... Büyük bir yanlış var, kılıçlar çekilmiş, hiç insan olmamışız gibi yani, kesip biçip gidecek miyiz? 


    Burdayım, işte tam da burada! Yaşlı bir zeytin ağacının kökleriyle iniyorum yer altına, iniyor ve çıkıyorum ordan. Tanımsız öfkemizin, ince kederimizin ve sessizliklerimizin kırılganlığına doğru yani, iniyor ve ordan bir soluk çıkıyorum. Bir büyük kabahat var, oklar sürülmüş ve yaylar gerili. Önce hangimiz yenerek kalbini ve yenilerek öfkesine, deşecek bir diğerimizin omzunu? Önce hangimiz sükunetle geri çekilecek gevşeterek yayını? Gevşeyerek ve sonra arınarak kötülüğünden hafifleyecek de bir rüzgara takılıp gidebilecek, önce hangimiz?

5 Mayıs 2015 Salı


Safiyane bakışları söndü, iyilik dilemeleri azaldı, içtentiklerini kaybediyorlar, onlar iki başlı ifrit zehrini kana kana içmiş gibi kötü'leş'ti'ler.

4 Mayıs 2015 Pazartesi


Sırtladığın ölü gitgide ağırlaşıyordu. Adına tereddüt demiştiniz, değil mi? Kokusundan bayılacak gibi oldun pek çok kere, yine de yapamadın. Ne oldu sonra da onu bir nehre bıkaktın? Hem de öyle yavaşça değil, bir çırpıda... Bir çırpıda bıraktın da dikleştirerek sırtını baktın gözden yitirene dek. Tüm bozuklukları aynı anlatıma düşmüş topal cümleleri de kuyruğunla kovdun. Gece indi, omuzlarını silkerek yola koyuldun, hafiflemiş ve özgür. Her adımda bir tebessüm bırakarak yere.

    Buğulu dolunay, tüm gizemiyle ağır ağır akıyor. Aklımda karanlıkta kalmış toprak, uyuklayan çimenler, her daim uyanık taşlar, geceyi meraklı bakışlarıyla delen baykuşlar... Aklımda yeryüzü, aklımda gökyüzü ve içinde soluduğumuz bu coşkulu evren, kara boşluk ve onun romantik sessizliği... Bir kuş ötüyor, unutmuş gibi uyumayı; balkonun altında, yaprakları filizlenmiş bir dalın uykulu gözlerine konmuş. Çeşmeden akan tatlı su, kavakların köklerini öpüyor. 

    Oturmuş dinliyorum, gece kalbime dokunuyor, hiç ölmeyecek gibiyiz, yani ben ve gece, birbirimize ses ve sessizlik sunduğumuz bu anlar sonsuza dek sürecekmiş gibi.

3 Mayıs 2015 Pazar


Bir gölge, olanca gürültüsüyle yürüyor ardımız sıra. Silinecek susturulacak  bir şey de değil. Bazen bağırmaktan vazgeçip fısıldıyor. 'Yavaşlama...' İçimizi acımasızca oymayı da biliyor, başımızı kucaklayıp bize öğüt vermeyi de. 

19 Nisan 2015 Pazar


Ah, sizi barbar çocuklar, o sapanlarınıza küçük taşlar sürüp yumruğunuz kadar kuşları öldürüyorsunuz. Aah çocuklar, sonra büyüyorsunuz. Daha çok öldürüyorsunuz.

Bir soluk daha aldın. Dışarda yağmura gebe kül gibi bir hava... Düşlerin ve düşüncelerin eteğine eteğine doluşmuş. Bir elinde ölü suskunluğu bir elinde şarkılar. Zıtlığıyla zenginleşen, kendini yiyen ve besleyen bir dünya işte, göğsüne oturmuş, yüzyıllardır sanki hep ordaymış gibi. 

18 Nisan 2015 Cumartesi

İki elinin işaret parmağını ağzının kenarlarına çengel gibi taktı, ah soytarı, gülmediyse de güldürdü bizi. Kanlanmış gözlerindeki çocuksulukla güldürdü, ahah, hem de nasıl, bizi nasıl...

13 Nisan 2015 Pazartesi

Hayat bazen, kanlı aç pençeleriyle bir sırtlan gibi bekler düşüşümüzü. İnadına bir ağaç arar gözlerimiz, dalları aşa aşa ağacın tepesine çıktığımızı, ablak sırtlana tepeden baktığımızı düşleriz.
Ses bir, titredi. Ses dindi. Sonra iniltileriyle yaralı bir köpek düştü, düştü sahi, ok gibi yara yırta havayı,  düştü. Ses dindi.

10 Nisan 2015 Cuma


Gece gömlek değiştiriyor. Gökyüzü karanlığını taşıyamıyorsa bil ki tanrılar şeytanlara yenilmiş demektir.

4 Nisan 2015 Cumartesi

Yontulmamış taşlar kadar hür ve kendimiz olabilirdik. Bir başka dünyada belki, başka bir maddeyle vücut bulmuş halde, yıldız tozlarına evrenin lirik boşluğuna karışabilirdik. Daha coşkulu, daha cesur olabilir, dilediğimizce haykırabilirdik. Tepemizde asaları tutan, yıldırımları düşüren eller olmadan çok daha mutlu olabilir, parçası, bütünleyicisi olduğumuz evrenin tadına varabilirdik. 

Ve biz hâlâ kapalı gözlerle denize karşı öylece kalakalmış olabilirdik. Ufka bakmanın içimizi nasıl aydınlatacağını bilmeden, kıyıya her yanaştığımızda göreceğimiz enginlikten korkarak bir çocuk gibi, aniden sıkıca kapatabilirdik gözlerimizi. Karşısına geçtiğimiz bucaksız maviliği görmemek bize tuhaf dahi gelmezdi.Onun kışkırtıcı, hırçın, güçlü sesini  hakkıyla dinlemeye dahi çekiniyor olabilirdik, evet, hâlâ. 

28 Mart 2015 Cumartesi


Modern çizgilerin, hür duruşların ardına gizlenmiş batıl inançlar, görünmez adımlarıyla kendi çemberini çiziyor. Ortasında tüm kararlılığın ve inanmışlığınla, kendinden emin rivayetlerinle sen koca bir çelişki içindesin. Hep küçümsenen kasaba insanları inançları ve yaşayışlarıyla tutarlı ve uyumludurlar. Şehirlerin gizli yaşmaklıları ise modern ve güçlü imajlarına karşın olabildiğine tutarsız, çelişik, cahil ve mutludurlar.

Bir fark dile, dile benden ne fark dilersen.

3 Mart 2015 Salı


Bir torba, elinde; içinde olağan olmayan bir sevecenlik mi var? Torbanın ağzını parmaklarınla açmaya çalıştın, neydi? Bir tebessüm aldın, bir tebessüm verdin, bir ses duyup bir ses verdin. Kısık gözlerini dikti gözlerine, baktı mutlu anlamsız sır dolu. Sordun halini, torbasını verir sırrını vermezdi. Dedi, bu gece kara bir deliğe gidecek ve benim yerime onunla konuşacaksın. Biliyorsun üç gündür göle bakmadım, inip gölü izlemeliyim. Benim için gitmelisin, hemen şimdi. Söylemedi ama rüzgarda salınan kum taneleri sana olacakları söyleyebilirdi. Kara delik  kötülüklerle, birikmiş günahlarla ve şerle ve sessizlikle dolu bir cehennemdir. 

Yağmur bile yalnız değil. Sizi oysa, kırık dökük sözcüklerle duvara karşı, gittiler bırakıp, sizi duvara karşı. Taş gibi susmayı, taş gibi mevsimden mevsime ufalanmayı salık verdiler. Hayır, diyemediniz. Bunca kalabalığın ve sesin olduğu koca evrende size, kendine seslenip duran bir delilik bıraktılar. Zaman kadar yalnız, zaman kadar belirsizdiniz.

Düşündüler, üç gece, nasıl çalacaklarını, sözcükleri nasıl... Üç gece yumruk yumruğa konuştular, çalacaklarını ama nasıl, sözcükleri.  Üç gece bir kez olsun göz göze gelmeden konuştular, sözcükleri nasıl, sezdirmeden nasıl çalacaklarını.



Gözünü kapayıp mutlu olabilirsin, dedi. 'Görmek zorunda değilsin!'

Kulağını tıkayıp mutlu olabilirsin, dedi. 'Duymak zorunda değilsin!'

Ve beş duyu boyu sürdürüldü konuşma. Oysa duyumsamadığım bir dünyada yaşayamazdım. Pek tabii, kimse böylesine yaşamak diyemezdi.

2 Mart 2015 Pazartesi


Kurulu saatlerin tam saatini bulmuş çığırtkanlığı gibi, öyle çirkin...  Aynı kalıba dökülmüş gibi aynı kaba sabalıkla gerinen koca dünya...

Bir tepeden yuvarlana yuvarlana indi ses. Duydun! Sönüktü yeri bulduğunda. Sen ve o, yani siz yeri aynı anda bulduğunuzda kötücül sesler coşkuyla kulağımıza tırmanırken o sine sine toprağa karışmayı yeğledi. Sesti, pekala rüzgar ve ben, su ve yaprak olabilirdi.

Herkesin bir delisi var. Herkesin birbirinden itinayla gizlediği bir delisi var. Ve hepinizde kendi bedeninin ağırlığını başkasının sırtına yükleyip dik yürümek isteyen aç ve aymaz  bakışlar var.
Hadi  duy da gidelim. Bu yollar, bu deniz, bu söz, bu yalpa yalpa yürüyen sözcükler bizi yoruyor.

Söylüyorum. Kendi kovuğunda  yankı yankı tekrarlanıyorsun. İkile-me böyle! İkiledikçe kaçırıyorsun!

Neyi?

Tadı.

Şimdi de bir tat aldığını mı söylüyorsun?

Evet bazen.

Çift sayıya tekabül eden tüm basamakları çökmüş bir merdiven gibi, aksaya aksaya çıkıyor yukarı. 
Sonra koca bir delik daha, pat! Düşüyor.

 Düşen ne?

 Ritm.

Seni anlamıyorum.

Çünkü ayaklarına bakınca kendini gördüğünü sanıyorsun. Bense sana dışardan bakıyorum. Her hareketini görebiliyorum.

Bunun seni anlayıp anlayamamla ne alakası var?


1 Mart 2015 Pazar


USTAMIN ARDINDAN

Çağdaşlarımın arasından görmeyi bu kadar isteyip göremediğim başka bir insan olmamıştır. 
Sarı yağmurun, ipil ipil yağan yağmurun, denizin, korkunun, atların, kayalarda bir güneşli günde akan yılanların, kabak çiçeği dolmasının, sakız kokulu çarşafların, şeftali bahçelerinin, ağacın dallarına yapılan yatağın, dağın tepesinde bekleyen ak bulutun, Türkmen çadırlarının, çakırdikeninin, yarpuzun daha nice zarif, güzel detayın nakkaşı Yaşar Kemal...  Anavarza Kayalıkları'nın, Karınca Adası'nın, Hemite köyünün, Hatçe'nin, Memidik'in, Lena Ana'nın, Vasili'nin sesini kalbimize fısıldayan Yaşar Kemal... Bir atı anlatıyorsan, sözcüklerin arasından atın nal seslerini duyabilmeliyiz,  diyen Yaşar Kemal... 

15 Şubat 2015 Pazar



Bu an sonsuza dek donsun. Bozkırın üstüne çakım çakım yıldızlı göğün serildiği anın tadı hep aynı tazelikte kalsın. Bu tanıdık kokular, pak kokular, bu nesneler, irili ufaklı taşlar, kara taşlar, likenli taşlar... İçinde dedikodu ve haset kazanlarının kaynatıldığı bu küçük küçücük evler, çatılı evler, çatısız evler; olanca kötülüğüne rağmen yüzü güleç, yüzü saf çizgilerle bezeli adamlar, kadınlar; ağlayan gülen çocuklar...  


12 Şubat 2015 Perşembe


Kışı unut, karı sırtlayan ağaçları. Rüzgârlı bir kıyıya sonbaharın döküldüğünü düşün. Gökyüzünde çakıp sönen ışıkları; kabaran, köpüren denizi sonra... Yüzüne çarpan su damlalarının nasıl da uzak yollar teperek geldiğini... Kayalıkların arasında yengeçlerin koyu bir sohbete koyulduğunu... An'a ait ne varsa, içinde olduğun an'a, unut ve gel. Az sonra göz gözü görmez bir yağmurun altında kalarak ve akarak, denize karışacak, köpükleneceksin. 

KİRİN KAHVE FALI



İçine girdiğin kirli gömleğe üç cep diktim. Üç cebine birbirinden kirli üçer sözcük koydum. Başında toprak, ayaklarında gökyüzü, yarasa bakışı izliyorsun dünyayı.  

 Ağzından kirli bir ırmak akıyor, kirli ırmağından üç balık yükseliyor. Üç balığın üçü de birbirinden kısmetsiz üç yola açılıyor. Hangi yola girersen gir, cebindeki kirli sözcüklerle tek bir kuş vuramayacaksın. O kadar kirlisin ki gözünün, dilinin eriştiği her yer kire batıyor.  O kadar kirlisin ki yüzünün gerçekte neye benzediğini sen bile unutacaksın. 


Sertçe, çarparak kulaklarımıza sesi, son kez çarparak sesi, birden söndü.

Mızrakla delinmiş postu gibi bir geyiğin, tıpkı o güzel postu gibi kanla ıslandı gün. Sonra ölü gözleriyle ceylanın, ölü gözleriyle kalbimizi deşmeye devam etti.

Haykırmalıydı: ölmedim! Bu benim için parçalanma, parçalarımla doğaya taze bir soluk verme halidir.

Haykırmadı. Etinin ufalanıp, şişlere geçirilip, ateşte nara dönüp, dişlerin arasında ince ince öğütülmesini izledik. Kemiklerine, bağırsaklarına kirli köpeklerin üşüştüğünü...

Haykırmadı. Ölmedi de.

3 Şubat 2015 Salı


' Bazen hiç tanımadığın bir insanla kurduğun yüzeysel ve kısa bir diyalog, uzadıkça laçkalaşan ve hilelerle dönen arkadaşlıkların verdiği rutin mutluluktan daha gerçek ve daha samimidir.' dedi, sustu. Hayır diyemedim.


Kim bilir hangi küçük kötülük soluyor içinde? Sıradanlaşan ve sıradanlığı mutluluk veren o küçücük kötülüklerin sanki yapılır yapılmaz düşüp toprağa, gözden yitiyor. Sanki toprak da aynı nezaketsizlik ve sıradanlıkla sana karşılık vermekle yükümlü. Böylelikle hem öznesi hem muhatabı oluyorsun o küçücükten de küçük kötülüklerinin. Sonra kendi yuvana dönüyor ve bir uyku çekiyorsun.
Kim bilir hangi güz döktü yüzünü? Pel pel dağıldı bakışların, dudak büküşlerin, gülümseyişlerin... Üç nokta belirsizliğinden ve upuzunluğundan geliyorsun ve şimdi bir noktaya yürüyorsun benimle. Imge istemiyorum, ritim ya da sair... Yalnızca yalın bir iki söz-cük... Boncuk dizer gibi diz harfleri, bir iki adım attır noktalamalara, sonra anlatının neresinde susmak istersen sus.  Dilediğince...

2 Şubat 2015 Pazartesi


   Bir öykü anlat bana. Şimdi, gün serilmeden üzerimize. Anlat, yaprak döken ağaçların, uzaklarda hiç erişemeyeceğimiz uzaklarda, nasıl boğuştuğunu bir noktaya çakılı olmakla. Sert rüzgarların çığırtkan soğuğunda nasıl titrediklerini... Sisten ve şimşeklerden ürküp ürkmediklerini... Hiçbir şeyden gizlenememenin nasıl hissettirdiğini... Uçuşup geri dönen yapraklarını, mavi yapraklarını mor yapraklarını, ağlayan ve gülen yapraklarını, nasıl istersen... Şu, sırtında yıldızları olan dağın eteklerinde birbirini kovalayan küçük taşları, istersen, yeniden anlat. Sapılmış tüm gerçeklerden bir düş kur bana. 


    Zamandan arındır beni. 

 

31 Ocak 2015 Cumartesi


İnsan, vicdanını bazen suyla oyar. Öyle ince damarları çatlayan taşlar gibi ince sessiz sancır.

10 Ocak 2015 Cumartesi


Kalbimizdir, Argus
bizi susturan.

Belki bilmiyorsun,
sustukça yalnızlaşacağını
bir insanın
kendi ipiyle asla bir kuyuya inmemesi gerektiğini.

Hiç söylemiş miydim, en guzel uykuları taşların uyuduğunu? Bu yüzden yengeçlerin kayaların dingin derin uykularına saklandığını? Sahi, hiç mi söylemedim uykularımızın kötü birer taklit olduğunu?

6 Ocak 2015 Salı



Bahçede soğuk, sert bir rüzgar dolanıyor. Uğultu... Uzaklarda bir tepe, kar içinde. Kar altındayız. Bulutlar kızıl şişkin devingen. Bir başka yerinden dünyanın, aynı gökyüzüne bakıyor ve farklı bir gökyüzü görüyorsun şimdi. İçinde, halının altına süpürüle süpürüle birikmiş ekmek kırıntıları gibi, öyle saklı, küçük, kirli bir kırgınlık var. İçinde olabilecek en çocuksu  kötülük var. Seni duyuyorum.