21 Aralık 2016 Çarşamba


 

  Veda değil kapının sırıtkan çarpışı; kapatılmış bir zaman, tozuyan bir adım, duvarda yankılanan ince bir kötülük ve... 

  
     Bir geyik, zamanın ötesine uzatarak boynunu, büyülenmiş, kaskatı kesilmiş, yanıt arıyor bakarak, bulabilecekmiş gibi, safiyane, bakarak. Birden, havayı hızlıca yırtarak bir ok, sol gözüne saplanıyor geyiğin. Neye tutkulandığını bilmeden, ah, düştü geyik, duman rengine kayanın.

     Hoyrat bir gidişti bu ve en fenasıydı gidişlerin, kör etmekle başlayan. Tutkulu bir bakışa yapılabilecek en büyük kötülüktü. 

10 Aralık 2016 Cumartesi


    Sırtında diş izleri, topallayarak bir kedi geçiyor buzun üstünden. Karanlıkta bakışları yanıp sönüyor yeşil. Işıltılı bir öfke, omuzlarındaki yılgınlığa tezat... 

    Sonra sen uyudun ve usulca kar yağmaya başladı.

4 Aralık 2016 Pazar


   Dağın yüzünü bölen uzun ve kıvrımlı kuru yarığa bakıp bir nehir düşledim. Taşların üzerinden köpürerek ve tüm küçük ayrıntıları süpürerek kendi yatağından, sertçe çarptı göğsüme. Ve yararak kalbimi, öteye aynı coşkuyla ilerlemeye devam etti.

14 Kasım 2016 Pazartesi


    Bir kaplumbağa geçiyor masamın üzerinden. Bakarak bezgin: " Durulmadınız mı hâlâ?" başını sallayarak ilerliyor. "Dünyanın en tatminsiz ve huysuz çocukları, ah siz insanlar!"

    Darmadağınık masam. Kıtaları karışmış atlasım, içtiğim suyun içinde yüzen cam bardağım, saçılmış huzursuz kalemlerim ve kendi dahil her şeyle kavga eden zaman ve bitmez tik takları...

    Sus tembihli kendiliğinden ve deseni gibi bir kumaşın, ayrılmazı.

    Toplayarak karnının altına ayaklarını, ve üşüyen başını gömerek benekli yumuşacık tüylerine, yumdu gözlerini bir kuş. Hangi dalın üstünde uyuyakaldıysa, oydu evi.

13 Kasım 2016 Pazar


    Eskide kalmış ama eskimemiş yüzün, hep aynı tazeliği, aynı coşkusu, aydınlığıyla... Böyle düşündüm, dökülmüş yaprakları ayakkabımın ucuyla çatırdatırken. Kapıp kaçtı şapkamı birden rüzgar, kötücül küçük kuşlar üşüştü başıma. Donuk bakışlı kapına baktım uzaktan, kibirli anahtar deliğinden katı ve her sesi bastıracak türden can sıkıcı bir sessizlik yayılıyordu sokağa.

1 Kasım 2016 Salı


    Kalabalık nerdeyse, o orda. Biliyor kalabalığa karışmanın güvenli ve hayli kazançlı olduğunu. Fikirlere değil yalnızca o kuru çoğunluğa inanıyor.  

19 Ekim 2016 Çarşamba


   Sen katıksız bir yalnızlıksın. Dört mevsim dudaklarında kar... 

    Didikleyen bakışları duvarların, yerin... Omuzlarımızda kızıl kanatlı şeytanlar mı soluklanıyor? 

14 Ekim 2016 Cuma


    Bakıyor çalılıkların içinden, keskin, sabırlı, bir sırtlan kurulu gölgesine bulutların ve ardına çalılıkların, iştahla bekliyor avının düşüşünü. Sırtından kan akıyor oluk, düştü düşecek av. İzlemek iştahını kabartıyor sendeleyişini, çıldırıyor zevkten sırtlan, ak dişlerinde sonsuz bir açlık... Ne ki bir başka sırtlan daha izliyor avı ve bizim sırtlanı. 

    Acelesiz ilerliyor av, kendi kanıyla ılık ve ıslak. Acelesiz yürüyor ve biliyor ki çok geçmeden pençeleri birbirinin etine geçecek iki sırtlanın. Açlıkları ve iştahları öldürecek onları. 
  

19 Eylül 2016 Pazartesi



    Birbirinin tekrarıdır her sevgili. Birinde kaybettiğini ötekinde bulmazsın. Ve her aşk bir tekerlemedir, tekdüze ritmiyle  dudaklarına tebessümler bırakan... 

17 Eylül 2016 Cumartesi



   Sesi katı rüzgar yüzüyor ince yeşil dallarını. Çıplaklık düşüyor resminin önüne, sensin büsbütün, ne isen. Sade zehir tadı var damağında zorla örtüsü alınmışlığının.

  Böyledir güz, incitir yüzünü.

16 Eylül 2016 Cuma



    İçimizdeki sevgisizlikti bizi birbimize bağlayan. İşte böyle söyledi ve yakasını kaldırarak yağmura karıştı. Kapanmaya yüz tutmuş kapının eşiğinde, görüntüsü silikleşen ona olduğum kadar kendime de yabancıydım. 
  Yağmur damlaları, çatıdan peşpeşe atlayarak merdivene çarpıyor, kıyıda bileniyor, ardından gelenlerle çoğul ve yumuşak akıyordu. Yukardaki katı karanlığa baktım. Doygun bir bulutta sırasını bekleyen telaşlı ve öngörüsüz bir damlaydı sesim. Kendini yer çekiminin ardına dek açık, iştahlı ve doyumsuz ağzına bırakacak; upuzun yolu kısacık zamanda alarak yeri bulacak, dağılacak ve diğerlerine karışacaktı.

  

8 Eylül 2016 Perşembe




    Aramızda Dicle, lirik. Çamurlu akıyor biraz, bahardan; yine de gözlerinin yeşili sönmemiş. Daracık yolların, suya inen merdivenlerin, kalbine açılan oyuklar... Seni izlediğim teped ben ve on altılık çaycı çocuktan başka kimse yok. Solumdaki  yoldan kamyon geçiyor tek tük. Aşağı sarkıtıyorum bakışlarımı. Taze çıkmış çimenlere bağdaş kurmuş bir adam, kırklarında. Kır saçlı. Yüzünü Dicle'ye dönmüş. Bir süre bağdaşını bozmadan suyu izliyor. Sonra ayağa kalkıyor. Su insanın kabesi olur mu? Ya da tarih? Suya ve sana kıyam, rüku, secde... Adam namazını bitirince tekrar kuruyor bağdaşını. Beyaz gömleğinin kollarını sıvıyor. Ellerini çimenlerde gezdiriyor. Sonra sohbete koyuluyorsunuz. Özgü bir dil yaratmışsınız. Başkalarının anlamayacağından emin, yüksek sesle, coşkuyla konuşuyorsunuz. Sözcükleri seçmeye, anlamaya çalışmadan dinliyorum sizi.  Taburenin üstünde uzak, yabancı, öteki... 














    Sırtınız gövdesindeyken çınarın, bir ağızdan tüm yapraklar dökülüveriyor üstünüze. İnliyor sonra gök, hırpani, var gücüyle kırbaçlıyor yeryüzünü. Ne zaman kaçmaya yeltenseniz bir ağaç daha dökülüyor gökle birlikte kalbinize. Durup ıslak ve yorgun, yağmuru izliyorsunuz.

    İmge cehennemi rüyalardan doğrulup olanca gücümle, güne bir selam verdim. Her zamanki gibiydi her şey. Bir bardak su içerken, giyinirken, kapıyı kapatırken, dışardaki gürültünün içinden geçip giderken... 

    Ağır adımlarla gölden şehre yürüyor eylül serinliği. Gün ışığı yumurta sarısından dumanlı soluk sarıya döndü. Bir yüzüm İstanbul. Bir yüzüm... 

   

6 Eylül 2016 Salı


    Öyle nehirlere bırakmamalı kendini. Su insanı her zaman doğru yere götürmez.

18 Ağustos 2016 Perşembe


   Kurumamış kan, yüzünde. Şaşkın baktığın elin, küçücük. Küçücüksün. 

7 Ağustos 2016 Pazar


    Bazen, en iyisi, hiç kimsenin söyleyecek hiçbir şeyinin olmamasıdır.
         
    Çünkü özgürlükle başlar, tutsaklığa evrilir ve eni sonu insanın içini oyan bir düşmana dönüşürdü.
    

4 Ağustos 2016 Perşembe


    Sıvazladı sakallarını. Baktı, sakindi gün. Güne tezat, huzursuzdu, doğrusu daimi hali böyleydi. Her koşulda rahatını kaçıracak bir düşün'ün içine atlardı hevesle. Garip bir haz alırdı huzursuz, huysuz hallerinden. 

23 Temmuz 2016 Cumartesi

    Köy yolunda durdu, indi. Dinlenme tesislerinin bakımsız tuvaletlerine doğru yollandı. Üzerinde '1TL' yazısıyla ak bir kağıt sarkan masada kibirli bir kolonya ile özenle üst üste dizilmiş peçeteler gördü. İki dirseğini masaya, çenesini de ellerine yaslamış on yaşlarında bir çocuk, tüm bezginliğiyle, adamı izledi. Adam kuru ellerle girip ıslak ellerle çıktı. Peçeteyle elerini kuruladı. Kendisine uzatılan ucuz kolonyayı avuçlarına yayıp burnuna götürdü, keskin limon kokusunu içine çekti, lağım kokusunu duymaz oldu. Cebinden çıkardığı madeni parayı masaya bıraktı gitti. Çocuk sonraki müşterisini aynı bezginlikle karşıladı.

    Kurumuş ellerimiz. Koca deniz ılıtamamış akşamlarımızı. Yıkık bir binanın içinde, şu vakit, bir çift kedi gözüyüz.

    Karanlık çökmüş.Omuzlarımızda soğuk geziniyor. Kalenin altında upuzun çimenler, ıslak. Işığın aydınlattığı yerler sinek kaynıyor. Aheste yürüyoruz. Az sonra bir kapıyı açarak çimenleri ve sinekleri ardımızda bırakacak, son'a hızla ilerleyeceğiz. 

13 Temmuz 2016 Çarşamba


    Sokak. Diğerlerinin masaları... Diğerlerinin masalları, iştahla ve heyecanla anlattıkları... 

6 Temmuz 2016 Çarşamba


   Yarı Lübnanlı bir şair kapanı... Muzip çiğnediği kinayelerin tadıyla hep aynı gülümseme dudaklarında... Biraz seyirlik. Gölgen gölgesine değecek olsa bulutların karasından kuyruklu bir şimşekle göz kırpması an meselesi. 

    Bilmemenin sarhoşluğu bu daha ziyade. Nasılı niçini öncülü ve ardılıyla... Dışarıda deli rüzgarın dahi savuramadığı bir yağmur öncesi renk vurgusu... Su altında taş nasıl net, ıslak ve iştahlıysa öyle... Ve evet aklımızdaki bilinmezliğe tezat bu belirginlikler, diğeriyle sınırı kendisi olan bu biçimler.

    Taş evleri ve birbirinin dallarını gölgeleyen kavaklar, titriyor yeşil. Bu flörtöz hışırtılar da olmasa tümden uyuşuk sürecek gün ve alelade bir kızıllıkla geceye bırakacak yerini. 

5 Temmuz 2016 Salı


    Hızla çırpıp incecik kanatlarını, cam bardağıma düşüp, kanatları upuzun suyun içinde, sırtı ıslak, karnı telaşlı ve kuru, çırpınıp öldü bir kelebek. Yaşamak, dedi, böyledir. 

    Açtım gözlerimi, gün ışıkları uçuşuyor perdenin eteklerinde. Bir çarpıntı! Bir kapı kapandı: hiçbir şey şimdiki gibi kalmayacak! 

4 Temmuz 2016 Pazartesi


    Kaçmalıyım bazen her türlü alışılmışlıktan. Çekip almalıyım kendimi zamanın kıskacından. Nesneleri silmeliyim, bilindik tüm biçimleri, olanca rengiyle. Başat noktasında olmalıyım ötenin, oradan dağınık ilerlemeliyim, yönsüz yolsuz. 

    Ne zaman düşsen toprağa ılık, eskimiş bir sözcüğü söylemişim gibi dirilir dilimin altında uyuklayan tat.  

    Ve zaman dişlerimin arasında bir tutam Yemen otu...

3 Temmuz 2016 Pazar


    Ne zaman baksam yüzüne bir tepeden, çoğalır çizgilerin, martılar üşüşür dudaklarına, dilinin ucundan kapıp kaçarlar seni. Etrafını bozkırın ketumluğu sarmış, denize öykünme öyle, kar yağacak daha katı rüzgarlarına. Apak dağların arasında çoğalacak maviliklerin. Kıyıya dokunduğun yerde donup kalacak ellerin, sadece ellerin. Yine de çalkanmaya devam edeceksin, kuşkusuz, kabının içinde. 

    Günün sarısına devedikeni anlatıyor halini. Her mor başından bir ayrı ah..  Biraz daha söylese, yüzü düşecek iyice göğün. Susuyor, iyisi... 

28 Haziran 2016 Salı


    Tıpası bu da sesimizin. Cam bir şişede devinen bir tutsaklığız belki. İrileştikçe irileşiyor gözlerimiz. Ellerimiz camın ötesine doğru, ellerimiz uzağa, daha uzağa... Kendi kötücül çemberini belirginleştiriyor kalabalıklar, tüm köşe başlarında bulanık gözleriyle karanlık tekrarlamalar... 

    Bir tepeden izlediğimiz şehir, dingin göl, hanımeli çiçekleri, maviye düşmüş kara, karaya düşmüş ışık... Tüm güzelliğine rağmen doğanın, soluğumuzda biten ökse otu, düşlerimizdeki renklilikten besleniyor. Ellerimize hastalıklı benekler düşüyor. Dudaklarımıza... 

23 Haziran 2016 Perşembe



                   KAHROLSUN ÖZGÜR KADINLAR!


    Yaşam alanlarını daraltmak için attığınız onca adıma rağmen direnç gösteren, kendinden kendi özgürlüklerinden vazgeçmeyen kadınlar kahrolsun! Sokakta yürümelerini cehennem azabına çevirdiğiniz, o pek inançlı halinizle sokakta tiksinti veren bakışlarınız ve sözlerinizle yürümekten men etmeye çalıştığınız ama inadına ve ısrarla yürümeye devam eden inatçı kadınlar kahrolsun!

           Çok ahlaklı, edepli (birtakım) mümin kardeşlerim, hepinizin başında hale, hepiniz nurdansınız. Ah şu zebaniler, onlar hep aklınızı çelen... Yoksa çoğunluğu pek dindar olan sevgili ülkemin kerhanelerinin doluluğu, çocuk ve hayvan pornosu izleme oranının, taciz ve tecavüzlerin yüksekliği ile sizin hiçbir alakanız yok, zinhar olmaz! Hepiniz günahsızsınız ve ilk taşı da daima göğsünüzü kabartarak siz atarsınız. Yok saymaya, kara çarşafla gizlemeye; istismar edip susturmaya, yaşam alanlarını daralttıkça daraltmaya çalıştığınız, en basit bir yürüme zevkini zehir ettiğiniz o kadınlar sizin neler neler karıştırdığınızı, kafanızın içindeki o iki yüzlü ahlakçılığı iyi biliyor. Siz yine gönlünüzü ferah tutun elbet, hepiniz nurdansınız. Ve kahrolsun nuraniliğinizi yok sayan özgür kadınlar!!
           

    

     

   






26 Mayıs 2016 Perşembe


   Adım adım izliyor deniz bizi, hızla uzaklaşmaya niyetliyiz, rıhtımdayız, topuğumuza değdi değecek su, bir solukluk mesafe yalnızca aramızdaki. Dalgalarına ve kalbime dolunayın gümüş yüzü düşüvermiş. Sanırsın ki ışık insanı arıtır, oysa bulandırır, elinden geldiğince. Suyu insana, insanı suya düşürür, birbirinin tekrarı olan bu iki meczup didişirken, ışık dudağının kıyısıyla güler, fark etmezsin.

24 Mayıs 2016 Salı


 
    Şarap çanağı kırılıyor göğün, tek tük yıldızlar beliriyor bullak yüzünde. Dünyamızı çevreleyen atmosferin dışında kaygısız ve karmaşık bir rastlantısallık dört dönüyor. Dönüyor ve bir pıhtıya dönüşüyorlar içimizde. Biraz sonra yapraklar kopacak ellerimizden, bir rüzgar kopuvermiş gibi bir bilinmezden. Bize doğru...

22 Mayıs 2016 Pazar


    Susuz uyanışlar, buruk bir tat damağımızda ve gittikçe şiddetleniyor; çatlamış topraklar boyu dilsiziz, güneş ışığı kıpırtısızlığımızı kırbaçlıyor. Başımızda henüz uyanılmış bir düşün çelişikliği an ile... Fakat nerde hangi gerceklikte olursak olalım hep aynı çekirdek his içimizde...
    

20 Mayıs 2016 Cuma


    Serin rüzgâr dürtüklüyor kolumdan. Daha çok yol var denizin ortasından kıyıya, diyor, hızlanmazsan alır bu devingen karanlık seni. Aman be rüzgâr, senin amma da kötücül bu tembihlerin. Burdan kıpırdamayacak ve suya karışacağım gönlümce.

16 Mayıs 2016 Pazartesi


    Elmacık kemiklerinden alnına kurumuş kan, durgun bir sarı'lıksın ve fakat asla bir ceset değil. Hiç olmadığı kadar vurgulu sessizlik... Morarmış dudaklarında yankısı, öyle derinden yırtıyor göğü. Geceye şafak dökülecek olanca kanı kızılıyla. 

    İns ile cins... Elimde cins cins suret, biraz kesik, az melanet. Bir yüz gizli yüz, bir söz, söz bir değil ve biraz da gizli söz...

    Zehir olsan düşmezsin dilime. Ne tat olur ne soluk kesersin. Bir yüzü dört aynada biraz ateş biraz su biraz duman biraz çamur... Bir omzunda Azazil, diğerinde Cebrail uyukluyor, tanrılar gökten cehenneme... 

12 Mayıs 2016 Perşembe


    Penceremde sesler... Kumrular camı gagalıyor. Gök de inliyor hani, hemdem olmuş bulutlar. Göğsümde akrep yelkovanı boğazlıyor. Serin de. Kesik soluklarımda tik tak yürüyor zaman , dura duraklaya, hiç olmadığı kadar tutuk, hiç olmadığınız kadar tutuğuz. Yarılanmış mum, sona yaklaşmanın tedirginliğiyle titrek. Biz; ışık, zaman ve gök birbirimizi duyumsuyor ve tadıyoruz. Böyle böyle indireceğiz günü yeryüzüne.

9 Mayıs 2016 Pazartesi


    En güzel yanı düşünmek seni telaşında baharın-martı kanadında ılık bir esintiyiz, öyle desinler-geceye direnmenin en güzel yanı işte, düne düşürüp aklımızı derin bir soluk almak. 

8 Mayıs 2016 Pazar


   Çiçeklenmiş yolların, mor salkımlar döküyorsun başak sarısı duvarlarımızdan. Kıyıya vurdukça kendini vurgulayan dalgalarla bir oluyor sesin, dilimizin altındaki taşları alıp bir bir, kaçıyor ve söz olup dönüyorsun. 

    Sağımda ve solunda deniz, karıncalar suya iniyor, ellerimde gün ışıkları... Bir akrep öpüyor topuğumdan. Sonra dikip bakışlarını gözlerime "İşte böyle öldü Akhilleus, yerden göğe zehir... Bırak onlar okuyla övünsün." diyor. Sana dönerek sonra sessiz ve tırmanarak hızlıca sırtından, zafer sarhoşu boynunda gezinmeye başlıyor, karası ve kuyruğuyla sakin, inceden akıtacak gibi zehrini.

30 Nisan 2016 Cumartesi


    Biraz da is dudaklarında... Senden, biraz duman biraz iz, nedense dudaklarımızda...

    Bir ışık olsam gözlerinde kızıl ve buyurgan, ben bir ışık olsam kirpiklerinin gölgesinde çakıp sönen, bir ışık olsam gezinen çizgilerinde, düşer kalbine söz olurum. 

    Dört yanımız dört dağ... Henüz renk vermemiş ve yapraklanmamış kalbimizle dört dağın gölgesinde hasbihal ediyoruz kendimizle. Bir ağızdan konuşuyorlar, bizse suskunuz henüz toprak gibi.  


     Biraz keder, biraz yılgınlık biraz gecesin. Ağır akıyor bulutların üzerimizden. 

27 Nisan 2016 Çarşamba


    Hiç taşırmamış gibi mürekkebi içimizden, hiç bulanmamış gibi maviye, renklerimizden soyunarak dayadık dirseğimizi gecenin sessizliğine.

    Bir de ay çekildi gökten. Ses de is de senden. 

21 Nisan 2016 Perşembe


    Omzumda gece, uysal. Berrak gözlerinde yalın bir gülümseme... Diyor ki: "Keşke alsan kalbimi yerinden, ağırlaşıyorum gün geçtikçe." Oysa en az benim kadar iyi biliyor herkesin kendi yüküyle mesul olduğunu. Susuyoruz birlikte. 

20 Nisan 2016 Çarşamba


    Üç kumru boğazladık, öyle ki soluksuzluk taşıyor avuçlarımızdan. Biraz daha çarpsa ürkek kalpleri, parçalanırdı ellerimiz , çarpsa biraz daha. 

17 Nisan 2016 Pazar

     
    Biraz daha yürüsek duvarların sessizliğine çarpacağız. Eteğimizden misketler yuvarlanacak sonra. Kim bilir neler söyleyecek ayaklarımız birbirine! 

16 Nisan 2016 Cumartesi


    Göğü soluk soluğa aşmış bir ulaksın, kalbinde saklı söz. Bir zamanlar yüz çevirdiğin kapının gölgesinden sesleniyorsun: "Ulağım, bir ulak! Açın kapıyı!" Açılacak kapı ve gecenin kalbine dökeceksin sözünü. Sırtını dönerek sonra, aynı yoldan döneceksin kendine. 

   Ne söylersek söyleyelim hep aynı üç noktaya varıyor dudaklarımız. Yol, kesiliyor ve adımlarımız ve soluğumuz... Sen ise başka başka suretlerde hep aynı aymazlıkla dikiliveriyorsun karşımıza.

11 Nisan 2016 Pazartesi


    Düşün ki nesnenin rüyasıyız.



    Yokuş aşağı, sırtında kaplumbağaların, kaya kaya bulduk düzü. Kır kokuları arasına bırakarak kalbimizi, çünkü ondan daha ağır yükümüz yoktu, bırakarak kalbimizi koyulduk yeniden yola. Gılgameş'in adımlarını öptü adımlarımız. Kendi sonsuzluğumuza varana dek tüm sonları biriktirdik eteğimize. 

    Yapraklanmadı ayaklarımız, aksine adım çaldık Hermes'ten.

    İkindi kahvesi, denize karşı, olmazsa olmaz... Balat yollarında kaybolmalı aklımız. Şuh bakmalı renkli ahşap evler ve yollar ıslık çalmalı, çökmeden gece. 

    Neden çelişmesin yaşam kendiyle? 

    Neden en olmaz bildiklerimiz 'ol' olmaksızın gerçekleşivermesin bir adım ötemizde?



    Kötü çeviri, metni öldürür.

10 Nisan 2016 Pazar


    Seni çünkü hoyrat bir çağlayan alıp kollarına, uzak bir zamana taşımış. Ses ve söz geçirmez kalbin, sisli yüzün ve safir yumruğunla bir öte'sin. 

8 Nisan 2016 Cuma


    Ne zaman sussam bir ayrıksılık konuşur kafamın içinde. Tüm gerçeklikleri yadsımak isterim. Ve tüm zıtlıkları buluşturmak...

    Ödünç vermelisin bana düşlerini. Uykularım aklına bulaşmalı ve aklımı almalı düşlerin.

    Geçmişini bir küfür gibi yüklenmiş kaplumbağa, asırlık ve buruş buruş, bataklık yeşili boynunu öne uzatarak bakıyor suda yüzen çirkinliğine. Zamanı kabuk bilmiş, ev timsali, bir an olsun ayrılmıyor kabuğundan, ayrılsa gök yarılacak sanki. Bir iki yağmur dökülüyor buluttan, önce göğe sonra yağmura sövüyor. Gülerken gören olmamış, buna tezat birden başlıyor gülmeye, hem katıla katıla. Son, diyor, hiç bu kadar olası görünmemişti. Nihayet ayrılacağım kafamın içinden. 

7 Nisan 2016 Perşembe


    Gece olsam yürümezdim gün ışığının çığırtkanlığına. Uzanır sessizliğin bulutsu yüzüne, derin solur, yeğnirdim.

    Saman sarısı gün, yüzünde ışıklar oynaşıyor. Taşların dibinden yapraklanmış ıtırlı çiçekler, ufacık. Lafazanlığında tembel yazın, ufka verdik yönümüzü. Dört yanı düş, bir an, çeperine sıkışmış bir varlık bilinci gibi bir sonraya, öte'ye atıyor kendini. Ve yeni bir an başlıyor ve bir tane daha...

6 Nisan 2016 Çarşamba


    Yedi ölü yıkadık bu gece. İki kadın, biri yaşlı dört adam ve bir çocuk... Mora çalan dudaklarında donakalmış bir sözcük: 'öte'. İçlerini bundan çok sıkacak bir sözcük daha yok. Asla göremeyecekleri bir öte arafında, çürüyene kadar bekleyecekler. 

    Bu senin payen, dedi. Cebindeki küçük huzursuzluğu usulca çıkarıp sonra, senin o göğe bakan avcunun ortasına bıraktı, kaçtı. Savruk bir göktaşı kesildin, uçsuz bucaksız boşluğunda yaşamın, dönüp duran. 

3 Nisan 2016 Pazar


    Harf ayıkladık harflerin içinden. Göktense hayali gölgeler... Ve denizlerden kırılgan çizgiler...  

    Bir sarmaşık olsam kökleri gökyüzünde, yaprakları yıldız tozu... Sonsuzluk yanılgısı, düş karası gövdesine sarılarak evrenin, sarılarak ve çiçeklenerek uzaklaşsam tüm küçük ayrıntılarından yaşamın. 

    Bilmeliydiniz geceleri konukladığımızı yarasaları kollarımızda. Kanatlarına uçuk tebessümler kondurduğumuzu ve asılı bir körlük olduğumuzu onlarla birlikte. Unutarak kendi dilimizde konuşmayı, kara derili imgelerin ininde tiz çığlıklarıyla... Yabancılaştığımızı...

31 Mart 2016 Perşembe


    Kağıttan birer yelkenliyiz, ikircikli bir suyun üstünde yol alıyoruz. Yönlerimizi karıştırıyor rüzgar. Uzak bir kıyıdan bir ses alıyor, ses veriyoruz. Soluk soluğa dökülüyor üstümüze gece. Yıldızsız, tehditkar, öfkeli... Batmayacağız. Sese doğru uzanıyor, gövdemizi serip kıyıya bulutlu göğe veriyoruz kalbimizi. 

    Eli kalbinde bir söz olsam küçük oyuntusunda gecenin... Ben bir söz olsam bir eli kalbinde, düşer hokkaya sen olurum.

30 Mart 2016 Çarşamba


    Süzülüyor yaprak yeşili bir su yılanı sazlıkların arasından. Dinlenecek biraz sonra bir kuytuda. Sığlıkta birbirine çarpmadan hızla bir uçtan bir uca akıyor larvalar. Sense karşımızda tüm görkemiyle kapkara bir dağın hülyalı başına konmuş ak bir bulutsun. Çarpık bir gülümsemeyle izliyorsun baharı. 

26 Mart 2016 Cumartesi


    Ağarmış gözlerinin karası. Dudaklarında dünden kalan mor mürekkep, kurumamış daha. Söz yutmuş, biraz söz dökmüşsün. Parmakları birbirine kenetli bir tereddütsün sen. Gitsen denize düşersin, kalsan boz kuyuya.

    Mavi bir atlas göğsünde. Yırtık yelkenleriyle yol alan bakışları küçük seyyahların, hep aynı umutla bakıyor karmakarışık çizgilerine. Sende geziniyor düşleri, saklı vaatler, yarın ve gülüşleri.

    Gri yüzün. Kirpiklerinin gölgesinden düşler kanatlanıyor. Yağmurla çoğalıyorsun. Bir kara deniz sesin, iri dalgalarla çarpan yosunlu taşlara.

    Kal burada, henüz ötmedi tanyeri horozları. Ve henüz çökmedi uyku gözlerime, kalkmadı omuzlarımdan lafazan gece. Dağıtmadım bulutları.

22 Mart 2016 Salı


    Birbirini kibirle süzen kaşlarına değiyor kirpiklerin. Kapkaranlık bakıyorsun. Soluksuz bir gece yağmuru nasılsa, öyle... İnce uzun parmakların masada ritm tutturmuş. Alnına kızıl saçlarından gölgeler düşmüş. Tok sesinden sözcükler dökülüyor, telaşsız. Sonra bir gülümsemeyle başlıyorsun sessizliğine. Sessizlikleri sevmeye başlıyorum. 

21 Mart 2016 Pazartesi


    Biz dökeli taşları eteğimizden, belki koca bir yüz yıl oldu. Bıraktık sözlerin durgun sularında yüzen avare nilüferler olmayı. Kuşanarak özgül seslerimizi ve tırmanarak ipil yağmurlardan tanrılar katına, tırmanarak ve ilk buluta kurarak çadırımızı, gök ektik gök biçtik. Yüz gün yüz gece yıldız çiğnedik, ışık eğirdik.

20 Mart 2016 Pazar


    Çelişik sözler, bir gövdeden çıkan iki inatçı baş gibi birbirini hırpalıyor. Biri diğerine hiçbir zaman galip gelmeyecekse de devam edecekler manasız didişmelerine.

19 Mart 2016 Cumartesi


    Kirpikleri karlı Erek Dağı'na dönmüşüz yüzümüzü. Üzerimizde soğuk bir gece titriyor, yıldız ışıkları ve ay. Yeri ve göğü dinliyoruz. Ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş gelir elleri bulur seni rüzgarın. İşte böyle söylüyor, Akdamar'da kara giysili bir çocuk, kaçmış, iki gündür yapayalnız adada, kendi dahil herkesle ve her şeyle konuşuyor ve şarkılarla öpüyor suları dudaklarından, geceyi ve  dahi tüm sesleri. 

17 Mart 2016 Perşembe


    Sırtında küçük bir şeytanla geziyorsun. Bilindik şekline tezat bembeyaz ve çelimsiz, ürkek. Tam da kötülük peşinde değilse de sana yük olmaktan vazgeçmiyor. Ökseotu neyse o. Varlığını kanıksamış sakin yürüyorsun, nicedir kamburun çıkmış haberin yok, seni izliyorum ardından. 

13 Mart 2016 Pazar


    Yabancı çizgiler yüzünde, muzır bakıyor. Kararan yamaç ve kabaran deniz, iğne yapraklı ağaçların vurgun yeşili ve çizgiler, yüzünde yabancı alımlı çizgiler senin... 

    En kesif sessizliğinde senin, gizil bir sarmaşık kökleniyor kalbimize doğru. 

    Düşlerini ayaklarının yanına bırakıp soğuk denize doğru yürüdün, yalınayak. Heybene iki sözcük koymuşsun, birini sır gibi saklıyor, diğerini 'zaman' diye haykırıyorsun. Belki bilmiyorsun, senin iki omzuna bağdaş kurmuş, denizin dibini yokluyoruz gözlerimizle. Biz bir akrep, bir yelkovan bir de isimsiz bir oyunbaz... En az senin kadar karaysa da gece, biraz yakut, biraz sedef seçiyor gözümüz. Eğilip alsan ışır ve gülümsetirdin isimsizliğimizi.  Oysa sen birbirine sıkıca kenetlenmiş kirpiklerinde kat'i bir yol haritası taşıyor ve boynuna ak köpükler dokunana dek uzaklaşıyorsun kıyıdan.

    Sen bir ışık olsan kalbimizin kıyısına süzülen, bir ışık olsan dilinde yedi renk ve bakışsız,  ardına dek açılırdı gece, açılır ve fersah fersah yol alırdın karanlık gergin perdesinde gecenin. 

    Birbirinin sırtından atlayarak şen çocuklar gibi, kıyıya düşüyor dalgalar. Saçlarımızda yıldızlar, boynumuzda serin rüzgar, tüm varlığımızı kuşatan anaç gecenin gözlerine bakıyoruz. Bakıyor ve bir ılık soluk daha alarak  kıyıdan, geceye ve lirizmine mısra döküyoruz. 

7 Mart 2016 Pazartesi


    Gitsen kaybolursun, diyor, dursan tümden usanırsın

    Öylesine bir ırmak işte, kıyısında yosunlandığın.  Söz söylüyor, sana değil kendine, kadim tanrıların buyurgan diliyle rivayetliyor dün geceyi, ikircikli de üstelik. 

6 Mart 2016 Pazar



    Nasıl da uzun bir yolsun, adına yarın dedikleri... Yana yakıla aradığımız bir ölümsüzlük otu, ikincil yüzün, hep aynı umut ve dirençle... Nasıl da koştuk sana doğru! Her adımda bir kötücül kuzgun konduruyorsun sense omzumuza.

    Nasıl da ıssız bir yolsun, düş gücü ile delilik arasında... Hepimiz aynı bitmez çölünde bıraktık kalbimizi. Dilimizin altında tuz, samyeli ıslık çalıyor dudaklarımızda. 

    

5 Mart 2016 Cumartesi


    Bir söz olsan kızıl bir çaputla cüce bir ağacın ince dalına sarılmış... Üstelik var gücüyle sarılmış... Sen bir söz olsan tüm mecazlardan soyunmuş, gün gibi aydınlık ve şen; tüm yapraklar dökülürdü parmak uçlarına. Diri bir rüzgar koparak dağın kalbinden, koparak sana doğru cisimlendirirdi tüm düşleri. 

    Arıtılmamış belirsizliğini sırtlanarak ve son bir kez bakarak ardına, hiçbir kapıyı açmayacağım, dedi, hiçbir eşikten geçmeyeceğim. Engin göğün altında uyuyacak, ilk ışıkla başlayarak yürümeye, geceye varana dek durmayacağım. 

    Saçlarımın arasında geziniyor sesler. Gidilmemiş topraklar, diyorlar, sanıldığı gibi vadedilmemiş de... Takların altından ak atlar üstünde zafer geçiyormuş, mağrur. Sıkıca kapat gözlerini ve bak, diyorlar. Gözlerimi sıkıca kapıyorum. Atlasın en uzak noktacığında iki küçük ada, o iki küçük adanın  orta yerinde birer tak... Kanatlarını güneşe açmış, çiçek serpiyor yere kumrular. Perde perde yayılıyor nal sesleri. Göğsümüzde yeni bir gün filizleniyor.

2 Mart 2016 Çarşamba


    Çakırdikeni yakar gibi yakacaklar bizi, önce kalbimizden. İşte böyle fısıldıyor kulağıma çocuk. Taş olsam suya dönerim. Çocuksun sen, ölümü düşünmek sana mı kaldı? Küçücük tedirgin parmaklarınla mavi boncuk kolyeni çıkarıp bakır bir tel asıyorsun boynuna. Adını okuyorum, incecik yazılmış. En az senin kadar korkuyorum ölmenden. 

    

1 Mart 2016 Salı



    Çağıldayarak gelirdin bahar sen olsan. Böyle ince ince akmazdın yeryüzüne. Dev bir dalgayla alırdın kışın tekdüze renklerini. Bin bir renkle öperdin çıplak dağları. Solurdu toprak... 

27 Şubat 2016 Cumartesi


Bu gece Adonis'i dinleyelim.

"...

Kimse cesaret edemez bu suya dokunmaya,-
Anlam ormanlarının tutuştuğu bir su:
Dediler ki: 
Suyun her noktasına,
bir kelime ektik.
Dediler ki:
Acılarımızı ve düşlerimizi
testilere koyduk ve yıllanmaya bıraktık.
Dediler ki:
Göğün kapıları isteyene mahsus,
bizim işimizse yerde.
Dediler ki:
Uyurken haykırıyorduk biz,
kirpiklerimize kazımak için
gerçeğin adımlarımızdan başka bir şey olmadığını.
Dediler ki:
İşte kelimeler-
Ayaklarına giyiyorlar
zümrütten yakuttan pabuçlar,
göğün kapılarına gözcü oturuyorlar.
..."

* Adonis, Ölü Deniz Metinleri İçin Başka Bir Yorum Konçertosu

25 Şubat 2016 Perşembe




              BİR KÖPEK BALIĞININ GÜNCESİ

    Ben Aé, okyanusun küçük devi. Yüzümü yalayan ılık akıntının tersine yol alıyorum. Saatler önce  yakaladığım iki sardalye dışında hiçbir şey yemedim bugün. İlerde taşların arasına gizlenmiş iki mürekkep balığı var. Fısıldaşıyorlar. ''Korkunç canavar!'' İşte ürkek ve öfkeli seslerinden en çok duyduğum söz... Korkularını içimde duyuyorum. Seslerinde gülünç bir meydan okuma da var. Kendilerinden büyük deniz canlılarını çekiştiren tüm ufaklıklar gibi birbirlerine karşı  hep aynı  rolü takınıyorlar.

    Tüm okyanusun  dinmek bilmeyen sesi kulağımda uğulduyor. Bazen kulağımı tüm bu seslere kapayıp, hiç kıpırdamadan, yüzeye yakın bir yerde öylece asılı kalmak istiyorum. Yalnızca durup kendimle baş  başa kalmak ve düşünmek...  Sesler yaşantımı artık cehenneme çeviriyor. Kabuklu böcekler, deniz atları, rengârenk balık sürüleri, yengeçler, kılıç balıkları, solucanlar... Hepsinin korkusunu, şaşkınlığını, mutluluğunu, ilk seslerini ve pek çoğunun acı içinde suya dalga dalga yayılan son sesini, bunlarla birlikte tüm  hikayelerini yani, kalbimde taşımaktan yoruldum. 

    Uzaklarda bir ahtapotun başı ayrıldı gövdesinden. Kanı ağır ağır suya dağılıyor. Kanının keskin kokusu beni iyice acıktırıyor. Lanet yunus şimdi güzel bir ziyafet çekecek. Ondan gelecek hiçbir sesi duymayacak kadar öteye gitmek istiyorum, hiçbir yunusa tahammülüm yok. Şu sularda onlardan daha yaygaracısını göremezsin. Onların  o aptal, ağlak sesini aklımdan uzaklaştırmak için daima uzağa hep uzağa kaçarım.

   Yönümü ırmağa çeviriyorum. Her gün ırmakta avlanıyor, kimselerin beni görmeyeceğinden emin olduğum gizli köşemden karadaki yaşamı izliyorum. Bazen karaya çıktığımı ve tüm gövdemi, tüm yaşantımı kuşatan suya, yani bu engin dünyaya tepeden baktığımı hayal ediyorum. Güneşin sırtıma vurduğunu, kuşların gövdeme hayretle baktığını ve sonra korkusuzca yanaşarak başını yasladığını...  

devam edecek...

*Öyküyü aşağıdaki parça eşliğinde okuyabilirsiniz. Müzik öykünün kısa girişine fazla gelecektir; ama müziğin bir adım önde olmasında hiçbir sakınca yok. :)



















24 Şubat 2016 Çarşamba






    Gece gece bir baykuş tünedi kalbime, kucağımda bir tavus kuşu, altımda uçan halı, Kaf Dağı'nın bulutlu aklına doğru yol alıyoruz. Baykuş, "Bir kadın" diyor, "kucağında asla bir tavus kuşu taşımamalı, uğursuzluktur." Neden uğursuzluk olsunmuş? Dünya bir tavus kuşunun tüyünden düşmedi mi güneşin bereketli tarlasına? Başını iki yana bezginlikle sallıyor baykuş. Nihayet varıyoruz, bir bulutun şişkin karnına giriyoruz birlikte. Kucağımdan atlayıp kuyruğunu açıyor tavus kuşu: "Her kadın kollarını böylesine rengarenk bir yaşama açmalı. Siz baykuşlar nesneyi ve her canlıyı bakışlarınızla didiklemekten başka şey bilmezsiniz. Aklınız fikriniz neyin ve kimin düşman olduğunu bulmakta. Oysa bizler güne, geceye, suya ve seslere şiirler söyleriz. Düşmanlarımızı değil dostlarımızı ararız. " "Laf! Bizi şu aptal dağa kadar sürükleyen de sendin öyleyse!"

* Baykuş resmi, Emirhan Candan'a aittir. 

    Bozkıra bahar indi. Ilık ve taze toprak. Biraz eşelesen toprağı, dipdiri solucanlar gülümseyerek ve kıvrılarak bir selam gönderecek sanki. Taşlarda kardelen kokusu kalmış, yabani kekiklerin yeşereceği günleri iple çekiyoruz. Sular iyice yükselmeden paçalarımızı sıyırıp suyu soğuk derenin bir yakasından diğer yakasına ayakkabılarımız ellerimizde geçmeliyiz. Ferah rüzgarlar dolmalı göğsümüze. 

    Ağrı Dağı eteklerinde ince uzun bir kavak, mağrur bakışlarını dikmiş taş eve. İki çıplak dala iki karga konmuş, birbirlerine, dağa, taş eve, pencereden başını bir kamlumbağa edasıyla çıkarmış yaşlı adama bakıyor. Kendi kendine konuşuyor adam, uzun sakallarını tarıyor bir yandan, ince dişli tarağıyla. Hede neden öldü ve ben nasıl yaşarım? Yaşarsın, hem bal gibi, diyor kavak yüksek sesle. Etrafta başka kavak olmadığından kanıksamış belki yalnızlığını. Kargalar itiraz ediyor:" Nasıl böyle katı olabiliyorsun? Hede her şeyiydi onun. En çok da körleşen sol gözüydü, onsuz nasıl görür dünyayı?" Kavak silkti dallarını. Ne de aciz kuşlarsınız! Baykuş konmalıydı dallarıma, oysa ben iki ahmak kargaylayla vakit öldürüyorum! Yaşlı adam kör gözünü okşadı, elleri kucağına düştü sonra. Koca adam ağlasa olmaz bir kavak ve iki karga karşısında. 

    Bir başka yerinden bozkırın, berrak gökyüzüne bakıyor ve bir takım yıldızına bir geceliğine kendi adını veriyorsun. Yüzün bir kuyuya düşüyor, dolunayın hemen yanında. Yüzünü kuyuda bırakıp ağır ağır geçiyorsun yıldızların arasından. 

    Medium'da yine simvesedef kullanıcı adıyla yazılarımı paylaşacağım. Göz atmak için;

23 Şubat 2016 Salı


    Küçük Beyoğlu'na akşamları hep sarı ışıklar vurur. Hafif bir yokuş inerek girdiğiniz sokaktan gürültülü müzikler, şen kahkahalar duyulur, sohbetlerse koyudur. Kalabalığı yara yara sokağın en sakin yerini buldunuz. Taburelerden birine kuruldunuz. Patlamış mısır kokuları yükseliyor. En az üç dil duyarsınız oturduğunuz yerden. Üniversite öğrencileri, Beyoğlu'nda çalışıp iş çıkışında biraz sohbet etmek isteyen arkadaşlar, her meslekten her türden onlarca insan bu sokakta birbirinden kopuk küçük öbekler halinde dipdibe oturur.

22 Şubat 2016 Pazartesi



                                                            
                                                                                                                                                
              SUYA DOKUNAN MİDAS

    İçim eziliyor, dedi kadın. Tüm yollarım karmaşaya ve bilinmezliğe açılıyor. Uçsuz bucaksız bir sessizliğe dönüyor o zaman dünya. Bir anlık bir öz yıkım olmuş, her şey ve herkes kendi karanlığına gömülmüş gibi. Dilsiz olsam dudaklarım yorulur, konuşsam kibrim düşer. 

    Ne zaman bir rüzgâr esse, kapılır giderim. Öyle ki kendimi, dünyayı, yaşamı ve ölümü unutup o rüzgâra karışmak isterim. Rüzgâr, suyun dudaklarından içeri soluk olur, girer. Ayaklarımı ırmaklar alır; aklımı kıyıya bırakır, bakmadan ardıma akıntıyla dem alırım. Suyun ritmi, kalbimin ritmi olur. An gelir su bulanıklaşır döner döner kendini bulur, kav atar, çatal diliyle ince ince sarılarak ve şarkılar söyleyerek kalbime mavinin en güzel yerinden, boğmaya niyetlenir beni. Ritmim bozulur. Sonra kendim için bir başkası, bir nevi ‘sen’ olurum. Zaman, kadranlarını birbirine bağlayan noktada tıkanır kalır. Seni alır götürür o su, bilmezsin. Sen çünkü, her şeyde bir anlam ve bir sebep ararsın. Su zehir olur, dolar içine, ağırlaşırsın. Dört duyun, düşüncelerin ve sözcüklerin uyuşur. Hâlâ seni buraya getiren sesin ilk günkü tazeliğinde gezinirsin. O bir tek an, seni şimdi’den ve sonra’dan eder, her şey önce’ye yazılır, eskir, sen de eksilirsin. İşte böyle tüketir seni. Suya atılmış bir taş gibi dibi bulursun. Bucaksız bir bulanıklık… Balıkların yüzgeçlerinin ve kuyruklarının tenine değip geçtiğini hayal meyal bilirsin. Işık… Yok. Ses… Yok. Kaçma isteğin… Yok. Salt bulanıklık var, farkına bile varamadığın. 

    Irmağın yatağı dünyanın merkezine doğru alçalacak olsa sen de gidersin. Gittiğini de bilmezsin. 
Hâlâ aklın ılık esrik sestedir. Sen hep ilk mutlulukları anımsar,  o sesin nasıl çirkin olduğunu görmezden gelirsin. Bilirsin çünkü olanı, sadece kaçar kaçar, anlamsız bulduğun bu kötülüğün içinden kurtulmak yerine gider onun göğsüne yatmak istersin. Soruların içinde aklını kaybedersin. Uyuşukluk beyninin kıvrımlarına da yerleşiverir. Bırakırsın. Böyle bir sonsuzluk geçer üzerinden. Sonra bir fısıltı yükselerek kalbinden, aklını bulur. Gözlerini bir iki kırpıştırırsın. Neden’i bırakır, kendine odaklanırsın. Bulanık zihnin, kanına o perdesiz kalbinden bulaşmış kire, zehre rağmen yavaşça yeni bir yol bulur. Kendini bağışlamakla başlarsın uyanmaya. Sesten gelen kötülüğü artık anlamaya çalışmaktan vazgeçer, onun bir kötülük olduğunu ve seni parçalarına ayırdığını kabul edersin. Ellerinle suyu yara yara, küçük taşları omuzlarından ata ata yüzeyi bulursun. İlk soluğunu almaya niyetlendiğinde su dudaklarına koşar, başını ne yöne çevirsen onunla karşı karşıya gelirsin. Midas… Ses, kendini sayıklar. Dokunduğu her şey, altın sarısına bürünüp direnç kazanırdı, hatırlarsın. Hep böyle başlar. Yapraklara, atlas kumaşlara, çakıl taşlarına, ince kumlara, zamana, saçlarına, her şeye… Her şeye parmaklarının ucuyla kendi rengini ve direncini verir. Oysa kısa bir süre sonra, ön göremezsin, için kızıla bürünür. Sular, rüzgâr, nilüferler, her şey… Her şey ince ince yumuşamaya, cıvık cıvık bir sıcaklıkla erimeye başlar, kan olur. Kalbin bir pıhtı gibi kalır o akışkanlığın içinde. Boynuna köpüren suya söylersin: ‘ Neye dokunsan kan oluyor, Midas. Git artık.’ Gitmez. Kendi bulanıklığına âşıktır çünkü Midas. Bulanıklığını da senin zihninin karmaşıklığından alır. Böyle besler kendini. Bedeninde soğuk soğuk gezinir. Rahatsızlık duyduğun hâlde engel olmazsın, olamazsın. Nefret edersin. Yine de onda olursun. 

    Bulanır bulanır, sonunda kendi rüzgârını ve ritmini bulursun. Beline bile çıkmadığını fark edersin o suyun. Sığ ve neşesizdir su, bir an görür ve hayret edersin. Kara bir büyü kalkar gibi omuzlarından, derin derin nefes alır, suyu yara yara kıyıya ulaşırsın. Su çekilir, çekilir. Midas, gitmez. Sen gider ve özgür bırakırsın kendini.'

* Resim, Athena şehri kurulurken Athena ve Poseidon arasındaki çekişmeyi tasvir eder. Aklın suyla savaşını akıl kazanır ve şehir tanrıça Athena'ya ait olur. Yukarıdaki anlatıda kadın erkek ilişkisi bu mitten esinlenilerek yorumlanmıştır.

** Frigya kralı Midas, dokunduğu her şeyi altına çevirmektedir. Yukarıdaki anlatımızda ise mütevazı bir soyutlama yapılmış olup,  Midas yalnızca bir imgeden ibarettir. 

*** Kâğıtlarımı karıştırıken bu eski yazıyı denk geldim. Maria Farantouri'nin lirik, yumuşak sesi çalındı kulağıma. Dinlemek isteyenler için ;


21 Şubat 2016 Pazar



           DÜŞ KAPANI

    Bulutlu göğün altında, bir gece vakti, sakin bir tepede birbirine bakan iki iri taşın arasında uyuyordum. Birden sırtım ürperdi, gözlerimi açtım. Sesi tiz  bir rüzgâr esiyordu. Kollarına kuru otlar almış kıvrıla kıvrıla tepeden aşağı iniyordu.  Sağduyum şiddetle karşı çıktığı halde rüzgârın peşine takıldım. Rüzgâr kayboluncaya dek yürüdüm. Yukarı baktım sonra, epeyce aşağısındaydım tepenin. Yerden ince bir sis yükselmeye başladı. Geldiğim yoldan geri dönmeye karar verdim. Fakat o yol sanki bir anda silinivermişti. Sis, toynaklarımdan boynuzlarımın ucuna dek beni esir almıştı. Yukardan küçük taşlar yuvarlandı bir iki. Koşmaya başladım. Her şey bulanıklaşıyordu. Hangi yola saparsam sapayım hep aynı yere, bir çıkışsızlığa varıyordum. Küçük taşlarsa havada ürer gibi öbek öbek düşüyordu gövdeme, tüylerimin arasından ince, ılık kan akıyordu. Bir çıkış bulmalıydım. 'Buraya!' dedi bir ses. Sese koştum, iri bir beyaz taşa oturan büyükçe bir örümcek kızıl ışıyan tüm gözlerini bana dikerek ''Buraya!'' dedi. ''Daha hızlı!'' Daha hızlı koştum. Yer toynaklarımın altından kayıyordu. Bir basamağa atılıp boşluğa düşmüş adımın şaşkınlığı vardı üstümde. Ve daha da kötüsü başımın üstünde bir ağırlık vardı. ''Korkma, gerçek bir düşüş değil bu!'' Kızıl gözlü örümceğin sesi iki boynuzumun tam ortasından, başımın üstünden geliyordu. Yumuşak toprağa düştüm. Başımdan hızlıca indi örümcek, yerde bir şeyler aradı, sonra incecik bir dal  buldu, dalın iki ucunu birbirine iliştirip, hızlıca başımın üstüne tırmandı. ''Ne yapıyorsun?''  diye sordum. Bacaklarım boşlukta çırpınmaya başladı. Aşağı, sonra yukarı baktım. Yer uzaklaşıyor, bulutlar yakınlaşıyordu, yükseliyorduk. Bulutlarca kuşatılmış dolunayı gözlerimle ararken birden sert bir zemine düştüm, örümcekse yerinden milim kımıldamadı. Canım yanıyordu. ''Acını büyütme, bu gerçek bir acı değil. Uyanınca anlayacaksın.'' dedi. ''Uyanınca mı? Ne demek bu şimdi? Uyanık olduğumu görmüyor musun?'' diye sordum hayretle. Benimle oyun oynuyor olmalıydı. Burnuma doğru  tuhaf bir şey sarkıttı. Çember yaptığı dalın ortasına ağ örmüştü. '' Sakın soru sorma. Kalk ayağa da işimizi görelim.'' dedi. ''Ne işi?'' diye sordum. ''Sana soru sorma demiştim.'' diye haykırdı. Nefesi çürük ot kokuyordu. Güç bela ayağa kalktım. Talimatlarına uyarak yürüdüm. Karşımda iki iri taşın arasına uzanmış bir karartı vardı. Biraz daha yaklaştık, toynaklarımın dibine gün gibi aydınlık bir ışık düştü, katmerlenerek açıldı. Burası bir süre önce uyuduğum yerdi, uyuyansa bir antiloptu. Yüzünü, boynuzlarını, gövdesini inceledim. Sol kulağı kesikti, tıpkı sol kulağım gibi. Hızlı soluyordu, hızlı soluyordum. Kanı damarlarımda akıyordu. Susuzdu, ağzının kuruluğu ağzımdaydı. Onu kıvrandıran o huzursuz uykusunu uyuyordum sanki. İnanılır gibi değildi. Örümcek hızlıca indi yere. '' Gitmeye can atıyor olmalısın. Az sonra bu kâbustan kurtulacak, bedenine geri dönecek ve bu düş kapanını boynuzundan çıkarmadığın sürece bir daha kâbus görmeyeceksin.'' dedi. Yerdeki antilopun   boynuzuna taktı düş kapanını. Uyandık.

* Öyküyü Beetoven'ın şu güzel müziği eşliğinde okuyabilirsiniz:




** Kısa bir öykü yazmak ve buna bir eskiz iliştirmek istiyordum. Ricamı geri çevirmeyen Emirhan Candan'a bu güzel eskizi paylaştığı için teşekkür ederim.


   









19 Şubat 2016 Cuma


    Tepeden bakıyorum sana şehir. Gece yarısı sisle bir olmuş, evleri ve koca dağı yutmuşsun. Israrla havlayan köpeklerin saldırgan sesini almış pencereme kondurmuşsun. Göğün kızılı salkım söğüt ağmış üstüne.

    Yazmak, bazen Tantalos olmaktır.



           ÇOCUK


  Korku sert ve sık vuruşlarla dövüyor göğsümü. Karnımda düzensiz ve boğuk soluklarım sancıyor. Peşimdeler. Deliksiz bir yağmur yağıyor.  İğne yapraklı ağaçlardan nemli reçine kokuları yükseliyor. Mesafe hızla daralıyor. Öfkelerini ensemde duyuyorum. Duman rengi kayalıklara varıyor ayaklarım. Göğe doğru sivrilen bir kibir, taş suretine bürünmüş bir azamet... Baştan ayağa çamur içindeyim ve kaçacak yerim kalmadı. Ellerimle başımı sarıyor, gözlerimi sıkıca kapıyorum.

Bir gürültü kopuyor. Azılı bir ırmak gibi yatağını hırpalaya hırpalaya güçten düşüyor ses, duru bir sessizliğin ağzına varana dek akıyor, akıyor. Sonunda durdu. Elleriyle başını sarmış, titriyor. Saatlerdir peşindeyim. Onu gördüğüm o ilk anda başıma geleceklerden habersizdim ve açlığımdan başka bir şey düşünmüyordum. İhtiyardan umudu kesmiş, yiyecek bir şeyler ararken köy kahvesinin önünde buluvermiştim kendimi. Dışarıda bir taburenin üstünde sırtı bana dönük oturuyordu. Sol ayağı ile agresif bir ritim tutturmuştu, çıkardığı gürültü canımı sıkıyordu.  Taze kaz eti kokusuna O'ndan gelen yabancı ter, ayak ve kurumuş kan kokusu karışıyordu.  Bacağının açıkta kalan yerinden morluklar seçiliyordu. Yüzünü görebilmek için biraz daha yürüdüm. Dumanı tüten çayı yarılanmıştı. Bileğini bir bezle sıkıca sarmıştı. Kaşları çatılmış, elinde evirip çevirdiği küp şekere bakıyordu. Temkinli adımlarla ona yaklaşmaya başladım. Bozcaaa!! İhtiyarın sesiydi bu. Bozcaaa!! Sonunda yemeğini bitirmişti demek! İhtiyarın bahçesine koştum. Yerde kazdan kalan irili ufaklı kemikler, deri, kuyruk ve taşlık vardı. Burnumu yemeğimin üstünde iki kez gezdirdim, kokunun vadettiği lezzete hevesle atıldım. Yemeğimi bitirince kahveye verdim yönümü. Kulaklarıma bir iki yağmur damlası düştü. Sonra iri taneli yağmur damlaları toprakta oyuklar açtı, oyuklardan toz yükseldi. Kahvenin önüne geldiğimde sırılsıklam olmuştum. Tabureler içeri alınmıştı. Buralarda değildi, ben gittikten hemen sonra kalkmış olmalı, kokusu silinmişti. Yürümeye devam ettim. Epeyce yürüdükten sonra ormana saptım.  Otlar yağmurun hiddetinden iyice cılızlaşıp eğilmişti. Seslerin içinden altı ayak sesi seçtim. Koşmaya başladım, uzakta iki kişi gördüm. Görmediğim ama varlığından emin olduğum üçüncü kişinin ayak sesleri daha uzaktan geliyordu, onlardan ilerde olmalıydı. Üçüncü kişiyi görebilmek daha doğrusu O olduğundan emin olmak için kestirme yola girmeye karar verdim.

Bir köpek geliyor ardımızdan. Eğilip bir taş alacaktım ki yerden, başka bir yola saptı. Belki ava çıkmıştı, açtı sade, yollarımız bir anlığına kesişmişti. Biz de avının peşinde iki köpekten farksızdık. İçimizde büyüyen açlıktan aklımızı yitirecektik, O'nu bu köyde bulmuş olmasaydık... Şuna bak! Nasıl da canını dişine takmış koşuyor! Kaçabileceğini sanıyor. Eninde sonunda bitecek bu kovalamaca. Ve nasıl öldürdüyse öyle öldürülecek.

Çok geçmedi, sonunda görebildim, O'ydu. Kıpkırmızı olmuştu yüzü. Boğulacakmış gibi soluyordu. İyi koşmuştu ama yorulmaya başladığı her halinden belliydi. O'na seslendim, baktı, göz göze geldik. Ve o an sanki ondan bir parça kopup beni onunla bütünledi. İçimde bembeyaz bir boşluk belirdi.  Bir günah, dedim! Ancak bir günah bir insanın bakışlarını böyle derinleştirebilir. Ortak bir dilde buluşmuştuk sanki. Allak bulak yüzünün ağırlığını, bakışlarındaki kiri ve utancı sırtlanmıştım. En az onun kadar ürkek ve çaresiz oluvermiştim. Bir kez daha seslendim. İlerde sarp kayalıklar vardı ve oradan öteye geçemeyecekti. İkili de yeniden görüş alanıma girmişti. O ise şimdi karşımda tüm çarelerini tüketmiş, elleriyle başını sarmış, titriyor. Göğü bir baştan bir başa yara yırta bir yıldırım düşüyor dağın yüzüne. Gök inliyor.

İkiliden biri O'nun üstüne çullanıyor.


- Canavar, diyor diğeri alçak sesle. Yumruğu sıkılı. Nasıl yaptın? Sadece bir çocuktu. Küçücük...

*Öyküyü Armand Amar'ın şu güzel ritimleri eşliğinde okuyabilirsiniz:



    Açtın gözlerini, kirpiklerinde ıslak daha düş, henüz incelmemiş de sisi. Işık dağılıyor o sisin içine, çiğ sarı.  Önce bir duvar görüyorsun. Bir iki kırptıktan sonra gözlerini çerçevelenmemiş kadın resimlerine dikiyorsun. Kırmızı, mavi, sarı ve siyahın birbirine bir şeyler anlattığını işitiyorsun. En az bir beyaz kadar anlıyorsun dillerinden.

    Sert sivri bir taşla eser bazen rüzgar. Birer çizik bırakarak ardında, denize ulaşır.

18 Şubat 2016 Perşembe


    Uzanmış, tavanı izliyorsun. Sırtın yatağa değil tavana dayanmış olsa yıllardır her şeyin yerli yerinde olduğu odanı yadırgardın. Lamba daha içten gelirdi sana. Işığı gözlerini kamaştırsa da onunla dipdibe yaşamayı öğrenir, belki sevmeye de başlardın.

17 Şubat 2016 Çarşamba


    Bir kovan dolusu arı uğultusu... Pencereme  bir gürültü yapıştırmış yüzünü. Onu izliyorum yarım saattir. Gitmeye niyeti yok gibi. Perdeyi çekip koltuğa oturuyorum. Ne mümkün kaçmak! Sesi bir an olsun kesilmiyor. Gidip perdeyi tekrar açıyor yüzüne doğru camı üç kez tıklatıyorum. Ses kesiliyor, görüntü siliniyor. Yerime geçiyorum, hoşnut bir gülüşle bakıyorum aynaya. Gözlerimi kapıyorum ki o sevimsiz yüzü beliriyor, yine o arı uğultusu, bu kez kafamın içinde, kızıl bir ahtapot gibi kavramış sımsıkı.