27 Şubat 2016 Cumartesi


Bu gece Adonis'i dinleyelim.

"...

Kimse cesaret edemez bu suya dokunmaya,-
Anlam ormanlarının tutuştuğu bir su:
Dediler ki: 
Suyun her noktasına,
bir kelime ektik.
Dediler ki:
Acılarımızı ve düşlerimizi
testilere koyduk ve yıllanmaya bıraktık.
Dediler ki:
Göğün kapıları isteyene mahsus,
bizim işimizse yerde.
Dediler ki:
Uyurken haykırıyorduk biz,
kirpiklerimize kazımak için
gerçeğin adımlarımızdan başka bir şey olmadığını.
Dediler ki:
İşte kelimeler-
Ayaklarına giyiyorlar
zümrütten yakuttan pabuçlar,
göğün kapılarına gözcü oturuyorlar.
..."

* Adonis, Ölü Deniz Metinleri İçin Başka Bir Yorum Konçertosu

25 Şubat 2016 Perşembe




              BİR KÖPEK BALIĞININ GÜNCESİ

    Ben Aé, okyanusun küçük devi. Yüzümü yalayan ılık akıntının tersine yol alıyorum. Saatler önce  yakaladığım iki sardalye dışında hiçbir şey yemedim bugün. İlerde taşların arasına gizlenmiş iki mürekkep balığı var. Fısıldaşıyorlar. ''Korkunç canavar!'' İşte ürkek ve öfkeli seslerinden en çok duyduğum söz... Korkularını içimde duyuyorum. Seslerinde gülünç bir meydan okuma da var. Kendilerinden büyük deniz canlılarını çekiştiren tüm ufaklıklar gibi birbirlerine karşı  hep aynı  rolü takınıyorlar.

    Tüm okyanusun  dinmek bilmeyen sesi kulağımda uğulduyor. Bazen kulağımı tüm bu seslere kapayıp, hiç kıpırdamadan, yüzeye yakın bir yerde öylece asılı kalmak istiyorum. Yalnızca durup kendimle baş  başa kalmak ve düşünmek...  Sesler yaşantımı artık cehenneme çeviriyor. Kabuklu böcekler, deniz atları, rengârenk balık sürüleri, yengeçler, kılıç balıkları, solucanlar... Hepsinin korkusunu, şaşkınlığını, mutluluğunu, ilk seslerini ve pek çoğunun acı içinde suya dalga dalga yayılan son sesini, bunlarla birlikte tüm  hikayelerini yani, kalbimde taşımaktan yoruldum. 

    Uzaklarda bir ahtapotun başı ayrıldı gövdesinden. Kanı ağır ağır suya dağılıyor. Kanının keskin kokusu beni iyice acıktırıyor. Lanet yunus şimdi güzel bir ziyafet çekecek. Ondan gelecek hiçbir sesi duymayacak kadar öteye gitmek istiyorum, hiçbir yunusa tahammülüm yok. Şu sularda onlardan daha yaygaracısını göremezsin. Onların  o aptal, ağlak sesini aklımdan uzaklaştırmak için daima uzağa hep uzağa kaçarım.

   Yönümü ırmağa çeviriyorum. Her gün ırmakta avlanıyor, kimselerin beni görmeyeceğinden emin olduğum gizli köşemden karadaki yaşamı izliyorum. Bazen karaya çıktığımı ve tüm gövdemi, tüm yaşantımı kuşatan suya, yani bu engin dünyaya tepeden baktığımı hayal ediyorum. Güneşin sırtıma vurduğunu, kuşların gövdeme hayretle baktığını ve sonra korkusuzca yanaşarak başını yasladığını...  

devam edecek...

*Öyküyü aşağıdaki parça eşliğinde okuyabilirsiniz. Müzik öykünün kısa girişine fazla gelecektir; ama müziğin bir adım önde olmasında hiçbir sakınca yok. :)



















24 Şubat 2016 Çarşamba






    Gece gece bir baykuş tünedi kalbime, kucağımda bir tavus kuşu, altımda uçan halı, Kaf Dağı'nın bulutlu aklına doğru yol alıyoruz. Baykuş, "Bir kadın" diyor, "kucağında asla bir tavus kuşu taşımamalı, uğursuzluktur." Neden uğursuzluk olsunmuş? Dünya bir tavus kuşunun tüyünden düşmedi mi güneşin bereketli tarlasına? Başını iki yana bezginlikle sallıyor baykuş. Nihayet varıyoruz, bir bulutun şişkin karnına giriyoruz birlikte. Kucağımdan atlayıp kuyruğunu açıyor tavus kuşu: "Her kadın kollarını böylesine rengarenk bir yaşama açmalı. Siz baykuşlar nesneyi ve her canlıyı bakışlarınızla didiklemekten başka şey bilmezsiniz. Aklınız fikriniz neyin ve kimin düşman olduğunu bulmakta. Oysa bizler güne, geceye, suya ve seslere şiirler söyleriz. Düşmanlarımızı değil dostlarımızı ararız. " "Laf! Bizi şu aptal dağa kadar sürükleyen de sendin öyleyse!"

* Baykuş resmi, Emirhan Candan'a aittir. 

    Bozkıra bahar indi. Ilık ve taze toprak. Biraz eşelesen toprağı, dipdiri solucanlar gülümseyerek ve kıvrılarak bir selam gönderecek sanki. Taşlarda kardelen kokusu kalmış, yabani kekiklerin yeşereceği günleri iple çekiyoruz. Sular iyice yükselmeden paçalarımızı sıyırıp suyu soğuk derenin bir yakasından diğer yakasına ayakkabılarımız ellerimizde geçmeliyiz. Ferah rüzgarlar dolmalı göğsümüze. 

    Ağrı Dağı eteklerinde ince uzun bir kavak, mağrur bakışlarını dikmiş taş eve. İki çıplak dala iki karga konmuş, birbirlerine, dağa, taş eve, pencereden başını bir kamlumbağa edasıyla çıkarmış yaşlı adama bakıyor. Kendi kendine konuşuyor adam, uzun sakallarını tarıyor bir yandan, ince dişli tarağıyla. Hede neden öldü ve ben nasıl yaşarım? Yaşarsın, hem bal gibi, diyor kavak yüksek sesle. Etrafta başka kavak olmadığından kanıksamış belki yalnızlığını. Kargalar itiraz ediyor:" Nasıl böyle katı olabiliyorsun? Hede her şeyiydi onun. En çok da körleşen sol gözüydü, onsuz nasıl görür dünyayı?" Kavak silkti dallarını. Ne de aciz kuşlarsınız! Baykuş konmalıydı dallarıma, oysa ben iki ahmak kargaylayla vakit öldürüyorum! Yaşlı adam kör gözünü okşadı, elleri kucağına düştü sonra. Koca adam ağlasa olmaz bir kavak ve iki karga karşısında. 

    Bir başka yerinden bozkırın, berrak gökyüzüne bakıyor ve bir takım yıldızına bir geceliğine kendi adını veriyorsun. Yüzün bir kuyuya düşüyor, dolunayın hemen yanında. Yüzünü kuyuda bırakıp ağır ağır geçiyorsun yıldızların arasından. 

    Medium'da yine simvesedef kullanıcı adıyla yazılarımı paylaşacağım. Göz atmak için;

23 Şubat 2016 Salı


    Küçük Beyoğlu'na akşamları hep sarı ışıklar vurur. Hafif bir yokuş inerek girdiğiniz sokaktan gürültülü müzikler, şen kahkahalar duyulur, sohbetlerse koyudur. Kalabalığı yara yara sokağın en sakin yerini buldunuz. Taburelerden birine kuruldunuz. Patlamış mısır kokuları yükseliyor. En az üç dil duyarsınız oturduğunuz yerden. Üniversite öğrencileri, Beyoğlu'nda çalışıp iş çıkışında biraz sohbet etmek isteyen arkadaşlar, her meslekten her türden onlarca insan bu sokakta birbirinden kopuk küçük öbekler halinde dipdibe oturur.

22 Şubat 2016 Pazartesi



                                                            
                                                                                                                                                
              SUYA DOKUNAN MİDAS

    İçim eziliyor, dedi kadın. Tüm yollarım karmaşaya ve bilinmezliğe açılıyor. Uçsuz bucaksız bir sessizliğe dönüyor o zaman dünya. Bir anlık bir öz yıkım olmuş, her şey ve herkes kendi karanlığına gömülmüş gibi. Dilsiz olsam dudaklarım yorulur, konuşsam kibrim düşer. 

    Ne zaman bir rüzgâr esse, kapılır giderim. Öyle ki kendimi, dünyayı, yaşamı ve ölümü unutup o rüzgâra karışmak isterim. Rüzgâr, suyun dudaklarından içeri soluk olur, girer. Ayaklarımı ırmaklar alır; aklımı kıyıya bırakır, bakmadan ardıma akıntıyla dem alırım. Suyun ritmi, kalbimin ritmi olur. An gelir su bulanıklaşır döner döner kendini bulur, kav atar, çatal diliyle ince ince sarılarak ve şarkılar söyleyerek kalbime mavinin en güzel yerinden, boğmaya niyetlenir beni. Ritmim bozulur. Sonra kendim için bir başkası, bir nevi ‘sen’ olurum. Zaman, kadranlarını birbirine bağlayan noktada tıkanır kalır. Seni alır götürür o su, bilmezsin. Sen çünkü, her şeyde bir anlam ve bir sebep ararsın. Su zehir olur, dolar içine, ağırlaşırsın. Dört duyun, düşüncelerin ve sözcüklerin uyuşur. Hâlâ seni buraya getiren sesin ilk günkü tazeliğinde gezinirsin. O bir tek an, seni şimdi’den ve sonra’dan eder, her şey önce’ye yazılır, eskir, sen de eksilirsin. İşte böyle tüketir seni. Suya atılmış bir taş gibi dibi bulursun. Bucaksız bir bulanıklık… Balıkların yüzgeçlerinin ve kuyruklarının tenine değip geçtiğini hayal meyal bilirsin. Işık… Yok. Ses… Yok. Kaçma isteğin… Yok. Salt bulanıklık var, farkına bile varamadığın. 

    Irmağın yatağı dünyanın merkezine doğru alçalacak olsa sen de gidersin. Gittiğini de bilmezsin. 
Hâlâ aklın ılık esrik sestedir. Sen hep ilk mutlulukları anımsar,  o sesin nasıl çirkin olduğunu görmezden gelirsin. Bilirsin çünkü olanı, sadece kaçar kaçar, anlamsız bulduğun bu kötülüğün içinden kurtulmak yerine gider onun göğsüne yatmak istersin. Soruların içinde aklını kaybedersin. Uyuşukluk beyninin kıvrımlarına da yerleşiverir. Bırakırsın. Böyle bir sonsuzluk geçer üzerinden. Sonra bir fısıltı yükselerek kalbinden, aklını bulur. Gözlerini bir iki kırpıştırırsın. Neden’i bırakır, kendine odaklanırsın. Bulanık zihnin, kanına o perdesiz kalbinden bulaşmış kire, zehre rağmen yavaşça yeni bir yol bulur. Kendini bağışlamakla başlarsın uyanmaya. Sesten gelen kötülüğü artık anlamaya çalışmaktan vazgeçer, onun bir kötülük olduğunu ve seni parçalarına ayırdığını kabul edersin. Ellerinle suyu yara yara, küçük taşları omuzlarından ata ata yüzeyi bulursun. İlk soluğunu almaya niyetlendiğinde su dudaklarına koşar, başını ne yöne çevirsen onunla karşı karşıya gelirsin. Midas… Ses, kendini sayıklar. Dokunduğu her şey, altın sarısına bürünüp direnç kazanırdı, hatırlarsın. Hep böyle başlar. Yapraklara, atlas kumaşlara, çakıl taşlarına, ince kumlara, zamana, saçlarına, her şeye… Her şeye parmaklarının ucuyla kendi rengini ve direncini verir. Oysa kısa bir süre sonra, ön göremezsin, için kızıla bürünür. Sular, rüzgâr, nilüferler, her şey… Her şey ince ince yumuşamaya, cıvık cıvık bir sıcaklıkla erimeye başlar, kan olur. Kalbin bir pıhtı gibi kalır o akışkanlığın içinde. Boynuna köpüren suya söylersin: ‘ Neye dokunsan kan oluyor, Midas. Git artık.’ Gitmez. Kendi bulanıklığına âşıktır çünkü Midas. Bulanıklığını da senin zihninin karmaşıklığından alır. Böyle besler kendini. Bedeninde soğuk soğuk gezinir. Rahatsızlık duyduğun hâlde engel olmazsın, olamazsın. Nefret edersin. Yine de onda olursun. 

    Bulanır bulanır, sonunda kendi rüzgârını ve ritmini bulursun. Beline bile çıkmadığını fark edersin o suyun. Sığ ve neşesizdir su, bir an görür ve hayret edersin. Kara bir büyü kalkar gibi omuzlarından, derin derin nefes alır, suyu yara yara kıyıya ulaşırsın. Su çekilir, çekilir. Midas, gitmez. Sen gider ve özgür bırakırsın kendini.'

* Resim, Athena şehri kurulurken Athena ve Poseidon arasındaki çekişmeyi tasvir eder. Aklın suyla savaşını akıl kazanır ve şehir tanrıça Athena'ya ait olur. Yukarıdaki anlatıda kadın erkek ilişkisi bu mitten esinlenilerek yorumlanmıştır.

** Frigya kralı Midas, dokunduğu her şeyi altına çevirmektedir. Yukarıdaki anlatımızda ise mütevazı bir soyutlama yapılmış olup,  Midas yalnızca bir imgeden ibarettir. 

*** Kâğıtlarımı karıştırıken bu eski yazıyı denk geldim. Maria Farantouri'nin lirik, yumuşak sesi çalındı kulağıma. Dinlemek isteyenler için ;


21 Şubat 2016 Pazar



           DÜŞ KAPANI

    Bulutlu göğün altında, bir gece vakti, sakin bir tepede birbirine bakan iki iri taşın arasında uyuyordum. Birden sırtım ürperdi, gözlerimi açtım. Sesi tiz  bir rüzgâr esiyordu. Kollarına kuru otlar almış kıvrıla kıvrıla tepeden aşağı iniyordu.  Sağduyum şiddetle karşı çıktığı halde rüzgârın peşine takıldım. Rüzgâr kayboluncaya dek yürüdüm. Yukarı baktım sonra, epeyce aşağısındaydım tepenin. Yerden ince bir sis yükselmeye başladı. Geldiğim yoldan geri dönmeye karar verdim. Fakat o yol sanki bir anda silinivermişti. Sis, toynaklarımdan boynuzlarımın ucuna dek beni esir almıştı. Yukardan küçük taşlar yuvarlandı bir iki. Koşmaya başladım. Her şey bulanıklaşıyordu. Hangi yola saparsam sapayım hep aynı yere, bir çıkışsızlığa varıyordum. Küçük taşlarsa havada ürer gibi öbek öbek düşüyordu gövdeme, tüylerimin arasından ince, ılık kan akıyordu. Bir çıkış bulmalıydım. 'Buraya!' dedi bir ses. Sese koştum, iri bir beyaz taşa oturan büyükçe bir örümcek kızıl ışıyan tüm gözlerini bana dikerek ''Buraya!'' dedi. ''Daha hızlı!'' Daha hızlı koştum. Yer toynaklarımın altından kayıyordu. Bir basamağa atılıp boşluğa düşmüş adımın şaşkınlığı vardı üstümde. Ve daha da kötüsü başımın üstünde bir ağırlık vardı. ''Korkma, gerçek bir düşüş değil bu!'' Kızıl gözlü örümceğin sesi iki boynuzumun tam ortasından, başımın üstünden geliyordu. Yumuşak toprağa düştüm. Başımdan hızlıca indi örümcek, yerde bir şeyler aradı, sonra incecik bir dal  buldu, dalın iki ucunu birbirine iliştirip, hızlıca başımın üstüne tırmandı. ''Ne yapıyorsun?''  diye sordum. Bacaklarım boşlukta çırpınmaya başladı. Aşağı, sonra yukarı baktım. Yer uzaklaşıyor, bulutlar yakınlaşıyordu, yükseliyorduk. Bulutlarca kuşatılmış dolunayı gözlerimle ararken birden sert bir zemine düştüm, örümcekse yerinden milim kımıldamadı. Canım yanıyordu. ''Acını büyütme, bu gerçek bir acı değil. Uyanınca anlayacaksın.'' dedi. ''Uyanınca mı? Ne demek bu şimdi? Uyanık olduğumu görmüyor musun?'' diye sordum hayretle. Benimle oyun oynuyor olmalıydı. Burnuma doğru  tuhaf bir şey sarkıttı. Çember yaptığı dalın ortasına ağ örmüştü. '' Sakın soru sorma. Kalk ayağa da işimizi görelim.'' dedi. ''Ne işi?'' diye sordum. ''Sana soru sorma demiştim.'' diye haykırdı. Nefesi çürük ot kokuyordu. Güç bela ayağa kalktım. Talimatlarına uyarak yürüdüm. Karşımda iki iri taşın arasına uzanmış bir karartı vardı. Biraz daha yaklaştık, toynaklarımın dibine gün gibi aydınlık bir ışık düştü, katmerlenerek açıldı. Burası bir süre önce uyuduğum yerdi, uyuyansa bir antiloptu. Yüzünü, boynuzlarını, gövdesini inceledim. Sol kulağı kesikti, tıpkı sol kulağım gibi. Hızlı soluyordu, hızlı soluyordum. Kanı damarlarımda akıyordu. Susuzdu, ağzının kuruluğu ağzımdaydı. Onu kıvrandıran o huzursuz uykusunu uyuyordum sanki. İnanılır gibi değildi. Örümcek hızlıca indi yere. '' Gitmeye can atıyor olmalısın. Az sonra bu kâbustan kurtulacak, bedenine geri dönecek ve bu düş kapanını boynuzundan çıkarmadığın sürece bir daha kâbus görmeyeceksin.'' dedi. Yerdeki antilopun   boynuzuna taktı düş kapanını. Uyandık.

* Öyküyü Beetoven'ın şu güzel müziği eşliğinde okuyabilirsiniz:




** Kısa bir öykü yazmak ve buna bir eskiz iliştirmek istiyordum. Ricamı geri çevirmeyen Emirhan Candan'a bu güzel eskizi paylaştığı için teşekkür ederim.


   









19 Şubat 2016 Cuma


    Tepeden bakıyorum sana şehir. Gece yarısı sisle bir olmuş, evleri ve koca dağı yutmuşsun. Israrla havlayan köpeklerin saldırgan sesini almış pencereme kondurmuşsun. Göğün kızılı salkım söğüt ağmış üstüne.

    Yazmak, bazen Tantalos olmaktır.



           ÇOCUK


  Korku sert ve sık vuruşlarla dövüyor göğsümü. Karnımda düzensiz ve boğuk soluklarım sancıyor. Peşimdeler. Deliksiz bir yağmur yağıyor.  İğne yapraklı ağaçlardan nemli reçine kokuları yükseliyor. Mesafe hızla daralıyor. Öfkelerini ensemde duyuyorum. Duman rengi kayalıklara varıyor ayaklarım. Göğe doğru sivrilen bir kibir, taş suretine bürünmüş bir azamet... Baştan ayağa çamur içindeyim ve kaçacak yerim kalmadı. Ellerimle başımı sarıyor, gözlerimi sıkıca kapıyorum.

Bir gürültü kopuyor. Azılı bir ırmak gibi yatağını hırpalaya hırpalaya güçten düşüyor ses, duru bir sessizliğin ağzına varana dek akıyor, akıyor. Sonunda durdu. Elleriyle başını sarmış, titriyor. Saatlerdir peşindeyim. Onu gördüğüm o ilk anda başıma geleceklerden habersizdim ve açlığımdan başka bir şey düşünmüyordum. İhtiyardan umudu kesmiş, yiyecek bir şeyler ararken köy kahvesinin önünde buluvermiştim kendimi. Dışarıda bir taburenin üstünde sırtı bana dönük oturuyordu. Sol ayağı ile agresif bir ritim tutturmuştu, çıkardığı gürültü canımı sıkıyordu.  Taze kaz eti kokusuna O'ndan gelen yabancı ter, ayak ve kurumuş kan kokusu karışıyordu.  Bacağının açıkta kalan yerinden morluklar seçiliyordu. Yüzünü görebilmek için biraz daha yürüdüm. Dumanı tüten çayı yarılanmıştı. Bileğini bir bezle sıkıca sarmıştı. Kaşları çatılmış, elinde evirip çevirdiği küp şekere bakıyordu. Temkinli adımlarla ona yaklaşmaya başladım. Bozcaaa!! İhtiyarın sesiydi bu. Bozcaaa!! Sonunda yemeğini bitirmişti demek! İhtiyarın bahçesine koştum. Yerde kazdan kalan irili ufaklı kemikler, deri, kuyruk ve taşlık vardı. Burnumu yemeğimin üstünde iki kez gezdirdim, kokunun vadettiği lezzete hevesle atıldım. Yemeğimi bitirince kahveye verdim yönümü. Kulaklarıma bir iki yağmur damlası düştü. Sonra iri taneli yağmur damlaları toprakta oyuklar açtı, oyuklardan toz yükseldi. Kahvenin önüne geldiğimde sırılsıklam olmuştum. Tabureler içeri alınmıştı. Buralarda değildi, ben gittikten hemen sonra kalkmış olmalı, kokusu silinmişti. Yürümeye devam ettim. Epeyce yürüdükten sonra ormana saptım.  Otlar yağmurun hiddetinden iyice cılızlaşıp eğilmişti. Seslerin içinden altı ayak sesi seçtim. Koşmaya başladım, uzakta iki kişi gördüm. Görmediğim ama varlığından emin olduğum üçüncü kişinin ayak sesleri daha uzaktan geliyordu, onlardan ilerde olmalıydı. Üçüncü kişiyi görebilmek daha doğrusu O olduğundan emin olmak için kestirme yola girmeye karar verdim.

Bir köpek geliyor ardımızdan. Eğilip bir taş alacaktım ki yerden, başka bir yola saptı. Belki ava çıkmıştı, açtı sade, yollarımız bir anlığına kesişmişti. Biz de avının peşinde iki köpekten farksızdık. İçimizde büyüyen açlıktan aklımızı yitirecektik, O'nu bu köyde bulmuş olmasaydık... Şuna bak! Nasıl da canını dişine takmış koşuyor! Kaçabileceğini sanıyor. Eninde sonunda bitecek bu kovalamaca. Ve nasıl öldürdüyse öyle öldürülecek.

Çok geçmedi, sonunda görebildim, O'ydu. Kıpkırmızı olmuştu yüzü. Boğulacakmış gibi soluyordu. İyi koşmuştu ama yorulmaya başladığı her halinden belliydi. O'na seslendim, baktı, göz göze geldik. Ve o an sanki ondan bir parça kopup beni onunla bütünledi. İçimde bembeyaz bir boşluk belirdi.  Bir günah, dedim! Ancak bir günah bir insanın bakışlarını böyle derinleştirebilir. Ortak bir dilde buluşmuştuk sanki. Allak bulak yüzünün ağırlığını, bakışlarındaki kiri ve utancı sırtlanmıştım. En az onun kadar ürkek ve çaresiz oluvermiştim. Bir kez daha seslendim. İlerde sarp kayalıklar vardı ve oradan öteye geçemeyecekti. İkili de yeniden görüş alanıma girmişti. O ise şimdi karşımda tüm çarelerini tüketmiş, elleriyle başını sarmış, titriyor. Göğü bir baştan bir başa yara yırta bir yıldırım düşüyor dağın yüzüne. Gök inliyor.

İkiliden biri O'nun üstüne çullanıyor.


- Canavar, diyor diğeri alçak sesle. Yumruğu sıkılı. Nasıl yaptın? Sadece bir çocuktu. Küçücük...

*Öyküyü Armand Amar'ın şu güzel ritimleri eşliğinde okuyabilirsiniz:



    Açtın gözlerini, kirpiklerinde ıslak daha düş, henüz incelmemiş de sisi. Işık dağılıyor o sisin içine, çiğ sarı.  Önce bir duvar görüyorsun. Bir iki kırptıktan sonra gözlerini çerçevelenmemiş kadın resimlerine dikiyorsun. Kırmızı, mavi, sarı ve siyahın birbirine bir şeyler anlattığını işitiyorsun. En az bir beyaz kadar anlıyorsun dillerinden.

    Sert sivri bir taşla eser bazen rüzgar. Birer çizik bırakarak ardında, denize ulaşır.

18 Şubat 2016 Perşembe


    Uzanmış, tavanı izliyorsun. Sırtın yatağa değil tavana dayanmış olsa yıllardır her şeyin yerli yerinde olduğu odanı yadırgardın. Lamba daha içten gelirdi sana. Işığı gözlerini kamaştırsa da onunla dipdibe yaşamayı öğrenir, belki sevmeye de başlardın.

17 Şubat 2016 Çarşamba


    Bir kovan dolusu arı uğultusu... Pencereme  bir gürültü yapıştırmış yüzünü. Onu izliyorum yarım saattir. Gitmeye niyeti yok gibi. Perdeyi çekip koltuğa oturuyorum. Ne mümkün kaçmak! Sesi bir an olsun kesilmiyor. Gidip perdeyi tekrar açıyor yüzüne doğru camı üç kez tıklatıyorum. Ses kesiliyor, görüntü siliniyor. Yerime geçiyorum, hoşnut bir gülüşle bakıyorum aynaya. Gözlerimi kapıyorum ki o sevimsiz yüzü beliriyor, yine o arı uğultusu, bu kez kafamın içinde, kızıl bir ahtapot gibi kavramış sımsıkı. 

16 Şubat 2016 Salı


    Sırtımda yarasa kanadı, Erek'ten Nemrut'a yaldızlı bir gece taşıyorum, gecenin bir yüzü ve ben simsiyahız. Krater gölünün kıyısında taşlar var, bir de dalları buz tutmuş sefil bir ağaç. Gözüm hep göğü görmeli, ayaklarımı asacak bir dal buluyorum. Kargalar konmuş bu dala belli bu sabah, kokuları canımı sıkıyor.

    Başak topluyormuşuz, duru bir su akıyormuş yanıbaşımızdan. Başımız toprağa eğilmişse de kalbimiz göğe bakıyormuş. Eteğimizde karıncalar.... Çan sesleri yükseliyormuş çiçeklerden, düş tarlasındaymışız, başak topluyormuşuz, saçlarını okşar gibi yerin.

    Yani uzaktayım, anılardan ve eskimiş tüm nesnelerden. Üç ayna, bir fincan çay ve beyaz bir perdeden ibaretiz bu gece. Bir dilim limon yüzüyor ıhlamurun içinde. Devrik hokkaları, akreple yelkovanı, sesi ve sayfaları kapı dışarı ettim. Gözlerime mum ışıkları kondu, bir fenerim sanki göl kıyısında, sarı. 

    Gece de is tutar. Bulutların ak etekleri de... Nasıl soğuksa hava, kömür kokusu sarmış geceyi. Açık pencereden sarkıyorum. Karşımda bir tepe, aklından kim bilir hangi rüzgar geçiyor.

15 Şubat 2016 Pazartesi


    Yastığımda bir örümcek geziniyor. İncecik bacaklarına harfler tırmanıyor. Bir hamak dokuyor, ağzına bakıyorum ne de sonsuz bir iştah! Hamağa kuruluyorum, kirpiklerimde harfler, uyku kaçıran. Sallıyor beni örümcek, bin yaşında söylediğine göre. Masallarla yürüyor kalbime, sisleniyor aklım. Uyku çökecekken üzerime, bir ses duyuyorum, yabancı: ''Kalbini de mi yiyeceksin?''. 'Önce kalbini yiyeceğim.' diye yanıtlıyor masal sesim. Dev bir dalgayla alıyor uyku beni o hamaktan.

    Bir perde olsaydım, ardışık iki an arasına gerili, ben bir perde olsaydım kara, bir an için çekilir o iki an'ın arasından, birbirleriyle göz göze gelsinler isterdim.



    Bir düş gördüm. Ufku mora çalan bir okyanusun dalgasında çalkanıyordum. Bir düş... Pencereme mor ışıklar düşüyordu, saçlarımız mavi dalgalar, ellerimiz yosunlardı. Bir balık yuttum, batık bir geminin buyurgan kapısından girer gibi girdi kafamın içine. Kafamda bir balık, mürekkep... Mora çalıyoruz, az sonra balık ben okyanus ve ufuk bir bütün olacağız.

10 Şubat 2016 Çarşamba


    Bir kapı olsaydın, eskimiş, deniz yeşili ve yüzünde pirinçten bir tokmak, ben eşiğine oturur konuşurdum seninle. Bir kapı olsaydım, eskimiş, gök mavisi ve yüzümde pirinçten bir tokmak... Bir eşik olurdu kalbim, çömelir öyküler dinlerdin benden. Kapının lafazanı, kalbin suskunu yeğ der eskiler.

    Tramvay ıslığısın sen, şen bir yağmur yağıyor; balık istifi tramvay, bir ufak insan akvaryumu, nemli hem. Kapanmış şemsiyeleri sıkıca kavrayan ellerde sabırsızlık geziniyor. Bir durak sonra kapı açıldığında şemsiyeler de açılıp yağmur şakıyacak sanki.

9 Şubat 2016 Salı


    Baktın, hür, dağlara kuş bakışı. Zirveden göle hülyalı inen sis, bazen tüm renkleri soluklaştırır. Romantik bir tan vakti izliyor olduğun o tılsımlı sisin suya dudak verdiği yerde efsanevi bir balık uyuyor. Derler ki o balık sisle doğar, sis dağılınca da suya dönüşür.


   Kurtlarla konuşuyoruz bu gece. Buz üstünde dört ayak, hızla alınıp verilen soluk bir iki bir iki üç... En az onlarınki kadar soğuk ve keskin bir karanlığın içinden geçiyoruz koşarak. Onlar aya biz ayalarımıza açıyoruz falları. Hevesle tırmandığımız gökten üç elma düşürüyoruz yeryüzüne. Kendimiz için... Yerin ve göğün bizden ibaret olduğunu bildiğimizden biraz da, birbirimiz olabildiğimizden.

    Bir sokaksın sen. Göğsüne kuru yaprakları serpilmiş sarmaşıkların, kızıl, gece bir çınlamayla iniyor yüzüne. Küçük demir bir kapıya varan bir sokaksın sen, iki büklüm giriyorum şimdi o kapıdan Alice harikalar diyarında değil ve fakat zaman aklımla oyun oynuyor. Küçük bir anı defterinin içine gizlenmiş onlarca an kuşatıyor etrafımı. Hızla çıkıyorum o kapıdan. Belimi doğrultup izliyorum üzerindeki yaprakları. Taş yolların, uzun duvarların, çiçek kokularınla sen bir sokaksın. Çıkılmaz değil. Yine de zor oluyor son kez bakarak serinliğine ve içinde uğuldayan rüzgarı duyumsayarak gitmek.



    Korkarım alacak seni kıyıdan dalgalar. Söylenmiş tüm sözler, yerini küçük renkli taşlara ve sarı kumlara bırakacak. Gün yutacak seni ve çünkü sen düne sıkışıp kalmış bir gülüş oluverdin. Korkarım yeniden duyulmayacak sesin.

8 Şubat 2016 Pazartesi


    Biz yağmur olsak o düzlüklere yağmazdık. Alır başımızı bir dağın sivrilen inadına yağardık. Kolumuzu da o inada yaslar göğü delişine övgüler yağdırırdık.

    Yarım kalmış bir sohbet gibi kendini tamamlamak üzere sözcükleri yola koydu zaman. Zaman bazen bir şehirdir. Ardında bıraktığın ve önüne serilen...

    Yıldız yiyen bulutlar gecenin üstüne gri düşlerini sermiş; izliyor karla örtülmüş inatçı tepeleri, kırılgan uykuları, yarını ve dünü şimdiye sıkıştırmış aklımızı, seni ve beni, hepimizi umarsız gözlerle. Aklımda bir çift göz var, bulutlardan şu karlı dingin şehri izlediğim. Konuşan ve duyan, izleyen ve izlenen ben, usulca çatılarda geziniyorum.

    Özgürlüğün bir yüzü hep o uğursuz, kasvetli duvara bakar.